Bilmek; bir şeyi öğrenmiş, zihne yerleştirmiş olma durumu, hatırlamak, sanmak, bilginin zekâ ve tecrübe yoluyla farkında olma halidir. Bir şeyleri anlamak için önce bilmek gerekir elbette, zihin öğrenirken idrak ederse kavrama gerçekleşir. Kavramak için ise, gören göz, işiten kulak ve kavrayan akla ihtiyaç vardır.
Peki, yeter mi sadece bunlar? Göz gerçeği görmek isterken doğru bakmayı bilmezse şaşı bakarsa hakikatten habersiz değil midir? Kulak sesleri işitirken seslere kendini tam vermezse doğru duyduğundan emin midir? Akıl ilim deryasında gezinirken edindiği bilginin hikmetinden haberdar mıdır?
Kâinatın Sahibinin deyimiyle “… Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler…” ( Araf Suresi; 179. Ayet) Rabbimiz kavramayı akla değil, kalbe dayandırmıştır.
Çünkü akıl, bilgiyi süzerken kalp idraki ile onu içselleştirir. Bu yüzden nice zahiren bilgili ancak gerçekte kara cahil kişiler bulunur dünya sahnesinde. Kupkuru bir bilginin ne kişiye ne de insanlığa faydası yoktur. Çünkü ilim amel dengesi ile hayat bulmaktadır. “ ben her şeyi bilirim”, kibri insanlığın en saçma halidir. Bu insan tiplemeleri, toplumların yıkımına sebep olmaktadır. Bu insanlar, her şeyi bildiğini sanan ama hiçbir şeyden haberi olmayan kişiler topluluğudur.
Doktordan daha çok tedaviyi, öğretmenden daha çok eğitim ve öğretimi, hukukçudan daha çok adaleti, din adamından daha çok dini hükümleri bilirler. Ancak ne tuhaftır ki sadece bilmekle yetinirler, hayatlarına bakıldığında kendilerinden dahi habersizdirler. Kibirleri çepeçevre sarıp onları kuşatmıştır. Hakikat güneş gibi parlamakta olsa da onların gözleri perdelenmiş, kulakları tıkanmış, akılları ise tutulmuştur. Bir üstünlük yarışına kapılmışlardır, halleri, şeytanın Hz. Âdem karşısındaki büyüklenmesi gibidir.
Günümüzün modern insanının genel hali de bundan pek farksız değildir. Teknoloji bizlere bilgiye ulaşmayı kolaylaştırmıştır. Ancak arama motorlarında bulduğumuz, sosyal medya kanallarında gözümüzün önünden geçen her bilginin de ilim olmadığı açıktır. Araştırılmaya, irdelenmeye, gerçeğinin ne olduğunun bulunmaya ihtiyacı vardır ki hakikaten bilgi sahibi olalım. Şimdilerde sanal âlemde gördüğü birkaç bilgi kırıntısı ile kendisinin âlim olduğunu sanan bir tayfa türemiştir.
Yıllarca dirsek çürütüp gecesini gündüzünü ilim öğrenmekle geçiren, okuyan, araştıran, emek sarf eden kişilerle, hazır bulduğu bir tıklama ile ulaştığı bilgiye ulaşıp kendini bilgin sanan insan arasında dağlar kadar fak vardır. Elbette teknolojiden istifade etmelidir ancak bize gösterilen bilginin kaynağının doğruluğunu da araştırmaktan sorumlu olduğumuz unutulmamalıdır. Bazen duyduğumuz bir konu ya da gördüğümüz bir görüntü, sadece görünen bir yüzden ibarettir.
Oysa gerçek, görüntüden bize yansıyan olmayabilir. Hakikati araştırmak, doğru bilgiye ulaşmak ve ona göre hareket etmek erdemli olan her insanın görevidir. Bildiğimizi iddia ettiğimiz ilim sorumluluk gerektirmektedir. Yoksa kuru, anlamsız bilgi yığınından başka hiçbir işe yaramaz. Asıl ilim sahipleri, bildikleriyle hemhal olan, hayatına yansıtan ve mütevazı duruşlarıyla dikkat çeken insanlardır. Bildikleri onları sorumlu kılar, bilmeyenlerin ya da her şeyi bildiğini sananların derdini de onlar çekerler.
Bu yüzden Kelamullah “Hiç bilmeyenlerle bilenler bir olur mu?” derken önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Rahmet Elçisi, her şeyin faydalı ve hayırlı olanını isterken inananlara faydasız bilgiden uzak kalmamızın önemini bizlere hatırlatmaktadır. Velhasıl ömür kıymetli bir zaman dilimi olduğu için anlamsız bilgi kırıntıları ile hayatımızı heba etmemiz gereksizdir.
Sözün özü; “ İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır?
( YUNUS EMRE)
Sevda ÇEVİK