28 Şubat 1997 sabahında başladı kâbus… Akıl tutulmasına sebep olacak saçma, kelimeleri kifayetsiz bırakacak kadar anlamsız, kalpleri kanatacak kadar keskin, ruhları derin yaralarla sarsacak kadar korkunç bir güne uyanmıştık ülkemde!

Tanklar vardı meydanlarda, milletimin vergisi ile alınmış, “ vatan sağ olsun” diye askeriyede bulunan zırhlılar, savaş meydanındaki düşmana değil, kendi öz yurdunda milletine gözdağı vermek için çıkmıştı sahaya… “ Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya”, Üstadın mısraları kulağımızda çınlıyor ve biz bu duyguyu hücrelerimize kadar hissediyorduk. “1000 yıl sürecek” bir tahakkümden bahsediyordu manşetler.

“ İrtica” kavramı atılmıştı ortaya; “ laiklik elden gidiyor!”, diyerek haberlerde, yurdun dört bir yanında çığırtkanlar yaygara koparıyordu. Dinini yaşamanın, inancı için örtünmenin, kamusal alanda, askeriyede namaz kılmanın, oruç tutmanın adı olmuştu irtica. ( !) Kâinat kitabını öğrenmenin bile yaşı 15 ‘e çekilmiş, Kuran kursları kapatılmıştı. Dindar olmak, “ irtica hortluyor!” diye bastırılması gereken bir şeydi.

Evladını bindir dua ile vatani göreve uğurlayan anne, başı örtükse, can parçasının yemin törenine katılamazdı. Hastalıktan biçare düşmüş yaşlı teyze, GATA Hastanesine, başındaki örtü ile muayene için giremezdi. Komutan, polis, emniyet amiri, namaz kılarken ya da Kuran okurken yakalanırsa, en kısa zamanda bir bahane uydurularak meslekten ihraç edilirdi.

Kamu görevlisi, öğretmen, doktor, avukat fark etmez, “ başı örtük olanlar”, hatta milletin oyları ile seçilmiş milletvekili dahi gerekirse meclisten kovulurdu. Malum, irtica hortlayabilirdi, buna asla izin verilemezdi (!)

Ve gençler; hayatlarının baharında, tazecik dimağları, masum bakışları ile hayalleri, idealleri olan vatanın geleceği nesiller. Sadece ilim öğrenmek için düştükleri okul yollarında, sırf başı örtük diye copla karşılanan, önlerinde polisin barikat kurduğu, hayatlarının en güzel yılları çalınan gençler…

İnanç ile amel arasında sıkışıp kalan, gencecik bedenlerine, tonlarca ağırlıkta “irtica” yükü konulan, hayatları soldurulan gençler. İmam hatip okullarının bahçelerinde, okudukları üniversitenin önünde, günlerce nöbet tutan, gözlerindeki yaşı dinmeyen, gönüllerindeki umut dalları kırılan canım gençler. “ İkna odası” adı altında, sözüm ona profesör modern, çağdaş hocaları tarafından, psikolojik şiddete maruz bırakılan, aşağılanan, baskı ve tehditle eziyet edilen üniversite gençleri.

Son sınıfın don derslerini vermek üzere iken “başörtüsü” yasağına takılan tıp fakültesi öğrencisi, bölüm birincisi olduğu halde ödül törenine alınmayan mezun ve milletimizin geleceği nice yitik gençleri…

28 Şubat Post Modern Darbesi; milletin askerinin milletin öz evladına yaptığı darbe gibi görünse de aslında gerçek bambaşkaydı. Devleti soyup, bankaları hortumlamak isteyen, açgözlü sırtlanların, cebi para ile dolunca kişiliğini satan medya patronlarının, ülkemizin ilerlemesine, geleceğine göz dikmiş batının uşağı bir azınlığın planlı, programlı, hile dolu bir oyunu, sahneye sürülmüştü.

Göz boyamak ve yanılgı oluşturmak için de “ İrtica yani gericilik”, kavramı atılmıştı ortaya, “ dindar olup, kamusal alanda başı örtük olmak suç” gösterilerek pime basılmıştı. Ne yazık ki bu vatan toprağındaki ilk oyun değildi.

27 Mayıs’ta seçilmiş bir başbakanı ipe götürecek kadar hain, 12 Eylül’de milleti “sağcı- solcu” diye ayrıştırıp birbirine kırdıracak kadar acımasız, 28 Şubatta, sözde sahte bir cemaat lideri ve mağdur kadın kisvesi ile tuzaklar kuracak kadar hilekâr bir zihniyetin işiydi. Yakın bir zamanda ise 15 Temmuz’da kirli elleri ile vatan toprağına göz dikmemiş miydi? Ve hepsinde de yara alan vatanın öz evlatları oluyordu.

Düşünen, sorgulayan, çabalayan bir gençlik heba ediliyor, kimi vatanına hasret gurbet diyarlarında ölüp gidiyor, kimi kendi vatanında “ garip ve öteki” olarak damgalanıyordu. Ancak bu karanlık, kalpleri kaskatı kesilmiş zihniyetin unuttuğu bir şey vardı. Bu “ millet, her seferinde küllerinden yeniden doğacak cesareti”, Kudret Sahibinin yardımı ile her seferinde bulmuştu.

Nitekim 1000 yıl sürecek diye yaygara koparılan darbe anlayışı, tarihe kara bir leke olarak geçti. Geride bıraktığı izlere bizzat şahit olmuş ben ve benim gibi nice millet evladının hatıralarında acı, gözyaşı, zulüm, kapanmayacak bir yara olarak kaldı.

Şimdilerde tarih yine 28 Şubat’a yaklaşırken, yakın tarihin o kapkara lekesi anılıyor. Unutulmaması gerek ki rehavete düşülmesin, anlatılması gerekir ki gençlik, bu oyunlara gelmesin, zihinde tutulması gerek ki, akıl tutulması yaşayan çağdışı insan tiplerinin tezgâhlarına düşmeyelim ve ibret alınması gerek ki tarih tekerrür etmesin!

Ve ne yazık şimdilerde, uğruna bedeller ödediğimiz “ başörtüsü”, bir inancın gereği olduğu halde, imaj, tarz, moda akımlarının reklamlarına dalmış durumda. Yıllarca örtümüzle okumanın, görev yapmanın, sosyal alanda var olmanın hayallerine kavuşmuşken, bir yanımız dallarından dökülen yaprakları hüzünle seyrediyor.

İmaj ile takva arasına sıkışmış, tesettürü modaya, inandığı gibi yaşamayı da sekülerleşmeye feda etmiş bir kesim var içimizde. Kişiliği ile ön planda olması gerekirken, kılık kıyafetin gösterişinin derdine düşmüş bir güruh var karşımızda.

Özümüze dönüp kendimize gelmedikçe, tesettürümüzün bilincinde olmadığımız sürece, bölünüp dağılmamamız mümkün değil. Yaşadığımız onca zorluğu hatırımızdan çıkarmayarak, kendimize çeki düzen vermeliyiz.

Sözün özü; “ Hem bu deveyi güdecek hem de bu diyarda kalacağız.

Çünkü deve de bizim, diyar da”… ( RASİM ÖZDENÖREN)

28 ŞUBAT MAĞDURLARINA İTHAFEN

Sevda ÇEVİK