Her şey bir kopuş hikâyesi ile başlamıştı. Özden kopuş, hakikatten kopuş, anlamdan kopuş, Kâinatın yegâne Sahibinden kopuş derken kendi gerçeğinden kopuşa götürmüştü…

İnsan kelimesinin kökü nisyandan gelmekteydi, “unutkan, nankör, aceleci” anlamında. Sanki insanoğlunun halini ortaya koyan özet üç kelimeden ibaretti.

Çabuk unutuyordu acıyı da sevinci de, hemen tüketiyordu, minnet etmiyordu ve çabucak olsun diye istekleri acele ediyordu.

Öncesi ve sonrasını kimi zaman hesap dahi etmiyordu. Kendi aynasına bakmayı unutunca insanoğlu aynayı hep başkasına tutuyordu.

Bu sebeple de kusur bulmaya gelince hep ötekinde idi gözü. Kendinden bihaber olunca başkasından haberdar olmanın tasasında idi. İşte asıl sıkıntı burada başlıyordu. Beşer dediğin kusursuz olamazdı elbette, önce kendi gerçeğini görebilme cesaretini göstermeliydi.

Erenlerin tabiri ile “ kendini bilen Rabbini bilirdi”. Ya kendini görmezden gelen neyi bilirdi? Sormalı, aramalı, tartmalı, anlamaya çalışıp idrak etmeliydi ki öze dönüp hakikate varsın. Benlik bencilliğin çıkmazından çıkmalı, önce âdem olmanın bilincini kavramalıydı ki yol alabilsin.

Acziyet, zayıflık ve zaaflarının farkına varan insan, ancak kendine çeki düzen vermenin sırrını keşfederdi. Aynayı kendine çeviren gerçeği bulmanın derdini çekendi.

Hatayı başkasına yüklemek en kolay olandı zaten. Zor olan yanlış yaptığında kabul etmek zahmetini ve çilesini çekip hatadan geri dönebilmekti. Rahmet Elçisi’nin deyimiyle; “ Her insan hata eder, hata edenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir,” buyruğuna kulak verenler, insaniyet adına kendini bulmaya gayret edenlerdi.

İnsanlık tarihi aslında iki çeşit insanın örneğine şahitlik etmişti. Biri aceleci haliyle hata eden ancak hatasını kabullenmeyip inkâr eden, ders çıkarıp düzelmek yerine hatasında ısrar eden, hem kendine hem de karşısındakine zarar veren insan tiplemeleri.

Diğeri ise; hata ettiğini fark edince pişman olup hatasından ders çıkarıp bir daha aynı hataya düşmemek için özel bir gayret gösteren tövbekâr insan tiplemeleri… Geçmişten günümüze baktığımızda da aynı dünyanın insanı olarak hiçbir fark yoktu aslında. İnsan eti ve kemiğiyle, arzu ve istekleri ile güçlü yönleri ve zayıflıkları ile aynı âdemdir.

Modern çağın insanlara sunduğu teknolojik imkânlar, pratiklikler, kolaylıklar, yaşam tarzındaki değişiklikler olabilir. Ama hiç birisi insanın özünü değiştirme kudretine sahip değildir. İnsanı insaniyet özelliklerinden yoksun bırakan kendi kimliğini unutup, Kâinatın Sahibinden kopmasıdır.

Bu durum yüzünden umarsızca ve fütursuzca davranır, yanlışlara sürüklenir, kendini dipsiz kuyulara bırakır kendi elleriyle. Suçunu itiraf etmek yerine ise ötekine berikine sataşır. Vicdanına baksa görecektir gerçeği ancak vicdanı köreltirse hakikati bile bulanıklaşır.

Günümüz insanının en güzel kaçış noktası da budur zaten. Şimdilerde, Urfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olayla Fedakâr meslektaşımız Ayla öğretmenimiz ve masum evlatlarımızın şehadeti karşısında hepimizin yüreği yangın yeridir.

Yaşanan acıyı kelimelerle anlatmamız mümkün değildir. Bu olay bize, ailelere, insanlığa özüne dönüp kendine çeki düzen vermenin önemini acı bir şekilde göstermektedir. Herkes kendine aynayı çevirmeli, nerede hata yaptığını düşünüp çareler üretmelidir.

Bu sadece öğretmene, eğitim sitemine, yetkililere yüklenecek bir sorumluluk değil, topyekûn millet olarak her bir ferde düşen bir sorumluluktur.

El birliği ile hareket ettiğimizde kendimizden başlayarak bambaşka bir hale bürünüp düzeleceğimiz aşikârdır.

Sözün özü; “ Kusur arıyorsan tüm aynalar senin…”

( MEVLANA)

Sevda ÇEVİK