İnanmak ve inandığın yolda emin adımlarla yürümek. Şeksiz şüphesiz bağlanmak, kalbinde zerre kadar tereddüt izi bulunmamak. Hayatını inandığı değerler üzere inşa etmek ve sağlamlaştırmak.

Ümit penceresinden seyre dalarken dünyayı çareyi Hakikat umudunda bulmak. Gerçek iman; Dipsiz ve kapkaranlık kuyularda iken dahi göğün maviliğini izleyebilme cesaretidir.

İnsan bir sırdır. Kâinatın Sahibinin dünyaya bıraktığı bir muammadır. İnanmanın keşfine çıkan can için yollar açılır, sır ayan olur. Talip olmuş ve gönülden dilemişse zahmet, çile, meşakkat yoldaşı, sabrı ve imanı azığı olur.

“ Ey İman edenler, iman ediniz!” ( Nisa; 136) ayeti böyle olmasa müminlere iner miydi? Silkelenip kendine gelmesi gerekenler hakikat yolcusu olan müminler değil miydi?

Kendinden dahi haberi olmayan, inkârı ile ruhuna zulmetmiş, ben diyerek nefsine köle olmuş küffardan anlaması beklenebilir mi? Peki, neden inanlar idrakten bu kadar yoksunlar? Oysa kâinatın kitabı apaçık ortada, Rahmet Elçisi’nin beyanları, çağları aşarak kulaklarda çınlamaktadır.

Dünya her an bir oluşla Sahibinin kudretini, gören gözlere göstermektedir. İmanın güzelliğinden nasipsiz olanın kulağının sağır, gözünün kör, aklının da şuursuz olması muhtemeldir. Ya inandığını söyleyen Müslümanın şuursuz oluşuna ne demeli!

“ Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir”! , diyen Üstadın, bahsettiği müminler Kaf dağının ardına mı saklandılar? Dünya bunca zulme şahitlik ederken, mazlumların ahı arşı titretirken, gerçek apaçık ortada iken, bu neyin korkaklığı ve suskunluğudur? Bedrin aslanlarının nice azın çoğa galebe çaldığını gösterdiği mücahitler, hak davasına sımsıkı sarılan hakikat erlerinin öncülüğü, tarihin sayfalarında kendini göstermektedir.

Filistin, Doğu Türkistan, Arakan ve nice mazlum diyarların haykırışları, çoluk çocuk demeden hunharca yapılan katliamlar, soykırımlar, maalesef insanlığın gözü önünde işlenmektedir. Yüreği delip geçen asıl acı, bunca olan bitene karşı kör ve sağır kalınmasıdır. Sorun küfrün tek vücut olması değil; müminlerin tek vücut olamamasıdır!

Mezhepler, cemaatler, guruplar, soy-sop, ırk ile ayrışan müslümanlar, cahiliye karanlığında kalmış gibi davranmaktadır. Artık İslam’da birleşip Kuran ve sünnet üzere Allah’ın ipine sarılmanın vakti gelmiştir.

Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin arsızlığı, onun kalbinin kirindeydi. Peki, ya Ebabiller Hakkın katından değil miydi? Rabbimizin yoluna sımsıkı bağlanmadıkça, Süleyman peygamberin mirası, müminlerin ilk kıblesi, Efendimizin Hak katına yükseldiği miraç yoldaşı, mukaddes Mescid-i Aksa ’nın özgür kalmasına vesile olmamız mümkün değildir.

Şüphesiz ki Allah nurunu tamamlayacak ve hakki iman erlerine yardım edecektir. Asıl soru bizim bu süreçte ne yaptığımız ve kimlerle olduğumuzdadır. Kendimize gelmezsek, Ebabillerin hedefi, zalimlerden önce zulme boyun eğen müslümanlar olacaktır!

Sözün Özü; “ Beden ölür, çürür, cana bakın siz.

Kim kiminle yürür, ona bakın siz.

Bırakın dönsün dönme dolaplar,

Hak’tan hakikatten yana bakın siz.

( Abdürrahim KARAKOÇ)

Sevda ÇEVİK