Dün İnegöl’ün sokaklarında uzun bir yürüyüş yaptım.
İnsanları dikkatle izledim. Sanki Huzur Mahallesi’nde, Sinanbey’de, Mahmudiye’de değil de dünyanın marka şehirlerinde yaşayan birer artist gibiydiler. Herkes biraz daha zengin, biraz daha gösterişli, biraz daha başarılı görünmenin peşindeydi.

Yardım kuruluşlarının kapısında bekleyenlerde de, asgari ücretle geçinmeye çalışanlarda da, emekli maaşıyla ay sonunu getirme mücadelesi verenlerde de aynı manzarayı gördüm. Kollarında ünlü İsviçre marka saatleri, gözlerinde lüks İtalyan güneş gözlükleri, omuzlarında pahalı çantalar, ayaklarında marka ayakkabılar vardı.

Yakından bakınca çoğunun taklit olduğu anlaşılıyordu.
Saatler, gözlükler, çantalar ve ayakkabılar sahteydi.
Fakat mesele sadece ürünlerin taklit olması değildi.
Asıl dikkatimi çeken, o aksesuarların arkasına gizlenen hayatların da zamanla taklit bir kimliğe dönüşmesiydi.
Ne ara olduğumuz gibi görünmekten utanır hale geldik?
Ne zaman kendi hayatımızı yaşamak yerine başkalarının hayatına özenmeye başladık?
Neden sahip olmadığımız bir servetin, ulaşamadığımız bir makamın sahibiymiş gibi davranıyoruz?
Yaşadığımız çağ, görüntünün gerçeğin önüne geçtiği bir çağdır.
Artık insanların ne kadar dürüst, ne kadar vicdanlı, ne kadar merhametli olduğu ikinci planda kalıyor. Ön planda olan tek şey, dışarıya verilen görüntü.

Sosyal medya bu hastalığı daha da büyüttü.
İnsanlar yaşadıkları hayatı değil, göstermek istedikleri hayatı paylaşmaya başladı.
Gerçekler filtrelendi, kusurlar gizlendi, eksikler örtüldü.
Böylece milyonlarca insan, başkalarının vitrinlerine bakarak kendi hayatını değersiz görmeye başladı.

Oysa çakma bir saat zamanı daha doğru göstermiyor.
Çakma bir ayakkabı insanı daha hızlı yürütmüyor.
Çakma bir gözlük dünyayı daha net göstermiyor.
Ama bütün bunlar, sahibine kısa süreli bir statü hissi veriyor.

İnsan neden olmadığı biri gibi görünmek ister?
Çünkü olduğu haliyle kabul edilmeyeceğinden korkar.
Çünkü yıllardır ona şu mesaj veriliyor:
"Ne kadar tüketiyorsan, o kadar değerlisin."
Bu anlayış insanları kendi gerçeklerinden uzaklaştırıyor.
İnsanlar karakterlerini geliştirmek yerine vitrinlerini süslüyor, iç dünyalarını zenginleştirmek yerine eksiklerini markalarla kapatmaya çalışıyor.
Bugün etrafımızda lüks görüntülerin içinde büyük yalnızlıklar gördüm.
Marka logolarının altında ezilen özgüvenler ve gösterişin arkasına saklanan kırgınlıklar dikkat gördüm.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu para yoksulluğu değil, kendimiz olabilme cesaretinin yoksulluğudur.
Bir insanı değerli kılan kolundaki saat, ayağındaki ayakkabı ya da üzerindeki marka değildir.
İnsan, karakteri kadar değerlidir.
Kumaş kalitesiz olduktan sonra üzerine hangi etiketi dikerseniz dikin, ilk yağmurda boyası akacaktır.
Taklitler asıllarını yaşatır.

Mevlânâ'nın şu sözüyle yazımı noktalamak istiyorum:
"Nice insanlar gördüm, üzerinde elbise yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok."
Selam ve dua ile...