Bir aile düşünün, anne- baba ve çocuktan oluşan, büyüklerin değil evladın sözünün geçtiği, karar merciinin çocuk olduğu bir aile biçimi. Her istediği alınan, acıkmasın, üşümesin, düşmesin aman ha incinmesin diye ebeveynin saçını süpürge ettiği, evdeki yönetimin çocuğun elinde olduğu bir aile.
Kuralların olmadığı, sınır kavramından uzak büyüyen çocuklar, anne-baba erkil değil, çocuk erkil bir aile tipi düşünün. Ve bu yavrular daha iyi koşullarda daha rahat, lüks yaşasın düşüncesi ile ana-babanın çalıştığı, dışarda koşturayım derken evde evladına yetişemediği, ihmal edilen evlatlar düşünün. Ve tabi ki bu boşluğu sanal âlem, sosyal medya ile ekranın kapladığını hayal edin. İnsani olandan bihaber kalan çocuğun yapay olanla saatlerce hemhal olduğunu tasavvur edin.
Sonrası malum, hiçbir değer tanımayan, kutsalı bile küçümseyen, büyüğünü saymayan, küçüğüne merhamet etmeyen, şiddeti, kanı, öldürmeyi normalleştiren sanal oyunların yetiştirdiği insansı gençliği tahayyül edin… Kaçınılmaz sonuç; , sorumsuz, bencil, küstah, kendi özgürlüğü için karşındakini hiçe sayan bir gençlik hezeyanları ve maalesef toplumun çözülmesi. Hayır denilmeyen çocuklardan hayırsız bir nesil yetişmesi muteberdir!
Bir sınıf düşünün; genel olarak bu minvalde yetişmiş, çocuklardan oluşan, kimi ders esnasında bacak bacak üstüne atan, kimi birbirine küfreden, kimisi sıraya yayılarak yatan, kimi uyuyan, kimi ise dersi takip etmek için çabalayan öğrencilerin yer aldığı bir sınıf olsun.
Ve bir öğretmen düşünün; böyle bir sınıfta dersini anlatmaya çalışan, bu sırada kimine “ doğru otur,” kimine uyuma”, kimine “küfretme”, diyerek ikaz eden bir öğretmen hayal edin. Bu şekilde çabalarken çoğu öğrencinin “ Sen kimsin ki bize karışırsın”, bakışına maruz kalan bir öğretmen düşünün.
Bu duruma rağmen, belki birkaç öğrencinin kalbine dokunabilirim ümidiyle mücadele eden bir öğretmen tahayyül edin. Ve bu sınıf manzaralarının hayal değil, gerçek olduğunu bilin! Evet, günümüzün eğitim hayatımızın ve tabi ki de toplumun geldiği noktada maalesef ki hakikat bundan ibaret…
Ahir zamanın pek modern çağında Öğretmen olan ben ve benim gibi pek çok meslektaşımın her gün şahit olduğumuz sınıf manzaraları, maalesef içler acısı durumda. Ne eksik ne de fazla yazdıklarım, abartıdan da uzak. İşin kötüsü bu üzücü ve acı durumları anlatabileceğimiz, biz öğretmenleri anlayacak ve kale alacak muhataplarımız da yok.
Çözüm üretmek istediğimizde, yanlış bir davranışı uyardığımızda, öğrencimiz utanıp sıkılacağına, koluna taktığı ailesi ile soluğu okulda alıyor. Ya da sizi şikâyet ediyor. Çoğu veli, “ benim çocuğuma kızamazsınız, kaşınızı çatamazsınız, ceza veremezsiniz, uyaramazsınız, diyerek geliyor karşımıza ve sonra da herhangi bir sıkıntıya uğradığında, ya da çocuğu bir yanlışa saplandığında hayıflanıyor.
Açık yüreklikle soralım kendimize ; “ İncinmeyen, hiçbir zorluğa gelemeyen, uyarıya, eleştiriye açık olamayan evlatlarımızın akıbeti ne olacak? Herkesin evladı kendine biriciktir elbette, ama ya o evladınız başka birinin göz bebeği evladına zarar verebiliyorsa, o vakit bunun sorumluluğunu kim alacak? Eğitim- öğretim dediğimiz üç sacayağından oluşur. Aile, çocuk ve okul.
Ailenin gerekli terbiyeyi vermediği, sevgi ve iyilik tohumları ekmediği bir çocuğa, öğretmenin sihirli bir dokunuş yapmasını beklemek, avuntudan ibarettir. Çocuk ilk çağlarında ailesinin haliyle şekillenir, öğretmen ve okula emanet edilir. Bu süreçte takibi yapılır ki bir aksaklık varsa hep birlikte bir çözüm bulunsun. Sorumluluğun sadece öğretmene yüklendiği, bu da yetmezmiş gibi öğrenciye faydalı olmak için çabalayan öğretmenin rencide edildiği bir toplumda zaten eğitimden söz edilemez…
Eskiden anne- babalar öncelikle öğretmene, emek harcayana saygı duyar, evde öğretmenin bahsi geçtiğinde evladına hürmet etmesi gerektiğini hatırlatırdı. “ Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum,”, anlayışı topluma hâkimdi. Şimdilerde ise öğretmenin her hareketine bir bahane bulan, çocuğunun yetişmesi için uğraşan bu kutsal mesleği, her fırsatta aşağılayan bir güruh ortaya çıktı.
Hatta daha da tuhafı öğretmenin küçücük ikazında, sosyal medyanın üzerine çöreklendiği, linç kampanyasına tuttuğuna şahit oluyoruz. Bu duruma kamusal vicdan adı veriyorlar. Ancak ne tuhaftır ki söz konusu öğrencisi tarafından, alay edilen, saygısızlığa uğrayan ve çok acı ki öldürülen, katledilen öğretmen olunca dilsiz kesiliyor sosyal medya delikanlıları…
Ortada adalet duygusundan yoksun, öğretmeni alaşağı edince kendini kahraman sanan klavye delikanlıları cirit atıyor. Çok yazık, farkında değil ki öğretmenin el üstünde tutulmadığı bir toplum asla iflah olmaz! Anne babalar gerekli sorumlukları üstlenmedikçe, çocuklarını yetiştirme tarzını değiştirmedikçe, toplum ve sistem öğretmene iadeyi itibar vermedikçe, bu durum düzelmeyecektir.
Fatma nur öğretmen gibi nice eğitim neferinin yaşadığı bu canilik, toplumumuzun, okullarımızın geldiği noktayı bize çok acı, vahim ve kelimelere sığmayacak kadar korkunç bir şekilde ortaya koymuştur.
Hayattan koparılan, öğrencileri için çabalayan gencecik bir öğretmen kimliğinin yanında, evladı gözü yaşlı bırakılan bir anne, bir evlat, bizlerin meslektaşı, başka birinin dostu, her şey den öte bir candı…
Yürek yangını ile kendisi ve nice şehit olmuş öğretmenlerimizi rahmetle anıyoruz. Umarım bu son olur…
Sözün özü; “ Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen veya ilmi seven ol. Fakat beşincisi olma; helak olursun!” ( HADİS-İ ŞERİF )
Sevda ÇEVİK