Sene 610, Cahiliye döneminin karanlık çağlarında hakikatin peşinde çırpınan bir yürek, kendisini Nur Dağı’nın Hira Mağarasında bulur. Doğup büyüdüğü, atalarının beşiği olan yuvası, bambaşka bir halin içindedir ve bu durum Muhammed-ül Emini çok üzmektedir.

Tevhidin sembolü Kâbe putlarla doludur, evlat ayrımının, zengin- fakir adaletsizliğin, efendi-köle eşitsizliğinin, kötülük ve ahlaksızlığın kol gezdiği bir şehirdir. Tek Allah inancının yerini şirk bulanıklığı almış, insanlar, şan-şöhret, mal-mülk sarhoşluğuna aldanmıştır.

Beytullah’ın içine doldurulan putlar, Muhammed-ül Emin’in yüreğini yakmakta, diri diri gömülen kızların sesleri kulağında çınlarken gönlüne ateş düşmektedir. Ve onu en çok yaralayan şey ise, bu kadar zulme, karanlığa bir ışık olamamanın çaresizliğidir. İşte bu sebepler onu yalnızlığa, inzivaya, anlam arayışına ve kendini bulmak için Hirasına çekilmeye sevk eder.

Nur Dağı Hira Mağarası, aslında Muhammed-ül Emin’in kendine, özüne dönmek için çektiği sancıların, toplumun keşmekeşliğinden, dağın sessizliğine doğru bir kaçıştır. Nur Dağı’ndan kuşbakışı Kabe’nin haşmetini seyrederken , “ne yapmalı, nasıl çare olmalı ? ”, düşünceleri zihninde dönüp durmaktadır. “Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır”, sözü, Mekke’nin en seçkin, güvenilir insanında hayat bulmuştur. Ve bir ses, aradığın soruların cevabı olmuştur. “ Oku!”, emri yankılanmaktadır Hira’da, Vahiy meleği Cebrail, tam da karşısında tüm heybeti ile durmaktadır.

Ümmidir, okuma yazması yoktur aslında ama Rabbi buyurmaktadır okumasını. “ Ben okuma bilmem ”dese de nafile, Haktan gelen emir katîdir. Vahyin devamıyla şekillenir ruhu; “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Ki, O, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti. ( Alak Suresi; 1-5 ayetler) Okumanın sadece bir metni okuma olmadığının idrakindedir artık, kendini ve kainatı okumanın, anlamaya çalışmanın vaktidir.

Cahiliye karanlığında yorulan ruhuna şifa olmuştur Hak’tan gelen vahiy. Hayatın anlamını bulmuş, hakikatın ışıltısı gönlüne dolmuştur. Ve artık o sadece arayan bir yolcu değildir, arayanlara yol gösterecek bir öncü, alemlere rahmet olarak gönderilmiş bir önderdir…El Emin kainata yön verecek son Elçi vazifesinin sorumluluğu ile karışır Mekke sokaklarına…

İşte o gece, Kainatın yegane Sahibi’nin alemlere rehber olarak gönderdiği son peygambere, insanlığı karanlıktan nura çıkaracak, doğru ile yanlışı ayırt edecek kelamullah gönderilmeye başlandı. Cahiliye bataklığına bulanmış dünyayı, pislikten,kirden arındıracak tertemiz bir kelam, okuyup anlamaya çalışanlara şifa olacak, ruhları arındırıp gönülleri temizleyecek, insanlığı kendine, özüne, fıtratına döndürecek vahiy, son ilahi kitap Kuran- ı Kerim nazil oldu.

Rahmet Elçisi, her ayette yeniden dirildi, hayata döndü ve insanlığa haykırdı hakikat güneşini. Ve bu yüzden Kainat kitabında sadece o gecenin adı zikredildi. “ Leyletü’l Kadr”, Kadir Gecesi. O kadar önemli bir gece idi ki adına sure indirildi, bin aydan hayırlı olduğu, o gece meleklerin sağnak sağnak yağdığı, rahmet ve mağfiret gecesi olduğu bildirildi.

Rahmet Elçisi, kendisine o gecenin ne zaman olduğunu soranlara “ Ramazanın son on gecesinde” aramalarını tavsiye etti. Sonra tekli gecelerde olduğunu vurguladı. Şu zamandır diyerek kesin bir şey söylemedi. İstedi ki her geceyi Kadir bilsin ümmeti, istedi ki tek bir geceye bağlı olmasın ibadetleri, her anı her vakti en güzel şekilde değerlendirsin inananlar.

Müminler bilinçli olsun, vaktin kıymetini, değerini farketsin, vaktin evladı olup, ömrünü güzel değerlendirsin. Kıymetine paha biçilmez, değeri yüce olan, Yaratıcının kuluna seslendiği o güzide gece. Ramazan Ayı geldiğinde, tüm senenin kirini, pasını alıp bedenin ve midenin dinlenmesi sağlar, ruha bahar neşesi verirken kalp yaralarımızı onarır.

Ramazan da gizlenmiş bu mübarek gece ise; bir ömre bedel gelişi ile kulluğumuzu, acizliğimizi hatırlaratak, bizi merhameti yüce Rabbimize yaklaştırır. Rahmet Elçisi bizlere o geceye ulaşırken çağlar ötesinden bir dua öğretmekte: “ Allah’ım Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle.” Tüm acizliğimizle yakarıyoruz, kimsesizlerin Kimsesine, günahlarımızın ağırlığının altında ezilerek, kusurlarımızın utancını yaşayarak ancak Yaratanın rahmetinin sınırsızlığına inanarak.

Ahir zamanın cahiliyesinde dipsiz bir kuyuda kalmış gibiyiz, mazlum coğrafyalar, vahşetler, savaşlar, ahlaksızlıklar, zulmün en korkunç halleri, zalimin futürsüzlüğü ve en acısı ise inandığını söyleyenlerin suskunluğu!

Eski dönemlerin cahiliyesinden hiç de farkı yok gibi… İşte tam da bu zamanda Efendimiz nasıl kendini Hira çilahanesine bırakıp toparladı ise müminler olarak kendi içimize dönmeliyiz. Hz. Musa’ya firavunun zulmü karşısında emredilen “ evlerinizi kıblegah edinin!”, buyruğu , şimdi biz inananları kendine getirecektir. Karşımızda Resulallahın örnekliği, mücadelesi cap canlı şekilde durmaktadır.

Bize düşen şu mübarek Ramazan Ayını fırsat bilip eksiklerimizi tamamlamak, zayıf noktalarımızı düzeltmeye çalışmaktır. Rahmet meleklerinin sağnak sağnak yağdığı zamanı ,elimizden geldiğince değerlendirmeliyiz. Kimbilir hiç ummadığımız bir an da gelir en kıymetli gece. Ve hiç ummadığımız zaman da gelecek ecel kuşu…

Sözün özü; “ Kendine gel ey yolcu, kendine gel! Akşam oldu, ömür güneşi batmak üzere.” (MEVLANA)

Sevda ÇEVİK

Kaynak: gencgazete.net