Zifiri karanlık içindesin, göz gözü görmüyor, karanlığın getirdiği bir korku sarıyor içini ve aklın ne yapması gerektiğinden habersiz. Zihninde belli belirsiz düşünceler yığını ve sen bu kasvetli durumdan çıkmak istiyorsun. Debelenip çırpınıyorsun, ruhunda fırtınalar kopuyor. Karanlık, bilinmezliği ile sarıyor seni.

Hayal ile gerçek arasında araftasın, hakikate ise çok uzaksın kim bilir? Peki, ne yapacaksın şimdi? Dışarıdaki karanlığın hükmüne boyun mu eğeceksin yoksa içindeki hezeyanları sona erdirmek için bir yol mu bulacaksın? Her şey senin elinde aslında farkında mısın?

Günümüz insanının hali de aynı bu misaldeki gibi. Sanki etrafımız kuşatılmış, kendimize yabancılaştırmak isteniyoruz. Kelimelerimizden, yediğimiz içtiğimize, giyim-kuşamdan, yaşayış şeklimize kadar bambaşka biri gibiyiz.

Ruh dünyamız özümüzden uzaklaştıkça kabulleniyoruz bu halimizi. Ve en kötüsü bu bizim normalimiz oluyor. Bu duruma yol açan pek çok sebep var elbette. Kendimizden habersiz oluşumuz, en baştaki nedenlerden biri.

Rahmet Elçisi’nin tabiri ile “ Nefsini bilen Rabbini bilir”. Bu bilinçle yaklaşan dervişler, “ Rabbini bilen haddini bilir bilinci ile bakmış”, hayata. Başka bir neden ise “ konfor alanımızdan çıkamamak”, hepimiz her konuda en iyi olalım, hayatımızdaki her şey en mükemmel olsun istiyoruz.

Fakat konu ne tuhaftır ki, bunlara ulaşmak için zahmet çekmeye gelince geri duruyoruz. Oysa kötülük için uğraşan zihniyet, gecesini gündüzüne katarak çalışıyor. Sapkın fikirlerini her alana taşıyor, üretiyor, durmaksızın çabalıyor.

Kâinatın Sahibi; “ İnsana ancak çalıştığı kadarı verilir”, diye buyururken, biz müminler okuduğumuzdan bihaber davranmaya devam ediyoruz. Davamızın hak olduğuna ya gerçekten inanmıyoruz ya da çok zayıf bir iman var kalplerimizde. Öyle olmasa Rahmet Elçisi’nin hayatını ezbere bildiğimiz halde Müslümanlar olarak bu halde olmamız mümkün değil…

Hayatı boyunca iyiliğin çoğalması için mücadele eden, son nefesinde bile “ ümmeti” diyen son peygamberi hiç tanımamış gibiyiz. Konfor alanımızdan, keyif ve zevkimizden taviz vermemek için, özümüzden, hayatımızdan ve kendi benliğimizden vazgeçiyoruz. Ezbere hayatlar yaşıyoruz.

Oysa yaşamak dediğin bu derece anlamdan yoksun olabilir mi? Geçip giderken ömür dediğin öylesine bir yolculuğa çıktığımızda, kendimiz, çevremiz ya da insanlık adına hiçbir şey yapmadığımızda “ insan” kalabilir miyiz sahiden? “Sorumluktan kaçmak”, en çok yaptığımız hatalardan biri.

Bize düşeni yapmadığımızda dünyanın iyileşmesi mümkün değildir. Kâinat Kitabında ; “ Bir toplum kendini düzeltmedikçe biz onun halini düzeltmeyiz”, buyruğu ile bize bu gerçeği haykırmaktadır.

Sahte kurtarıcı umudundan, kendi yapmamız gerekeni başkasından beklemekten vazgeçmenin zamanı gelip geçmektedir. Kendimizden başlayarak iyileşmeli ve düzelmeliyiz.

Muhakkak ki hepimizin insanlık adına, iyiliğin, güzelliğin çoğalması adına söylenecek sözleri olacaktır. Kimimiz ilim ve teknikteki buluşları ile kimimiz hakka çağıran müziği ile kimimiz hakkı çizen resmi ile kimimiz hakkı söyleyen kalemiyle, kimimiz sosyal alanlarda hazırladığı programları ile… Yaşadığımız çağa, özümüzden, tarihimizden ilham alarak kendi hikâyemizi yazmamızın vaktidir.

Harekete geçtiğimizde çocuğundan gencine, kadınından erkeğine topyekûn bir yenilenme bizi karşılayacaktır. Sezai Karakoç’un deyimiyle her birimiz bir diriliş eri olduğumuzda, hakikatin peşinden koşup günün adamı değil, demin adamı olduğumuzda toplumun dirilişi mümkün olacaktır.

Sözün özü; “ Yarınlar yorgun olanların değil, rahatından vazgeçenlerin olacaktır.” ( Hasan el Benna)

Sevda ÇEVİK