Üniversite yılları hayatımın en güzel yıllarıydı ve muhtemelen öyle de kalacak. Arkadaşlarımızla geçirdiğimiz samimi günler veya geçim derdimizin olmayışı değildi o yılları güzel kılan. Birkaç samimi ilahiyat talebesi olarak her gün yeni şeyler öğreniyor ve Türkiye’nin her geçen gün daha iyiye gideceği zannıyla mutlu oluyorduk.
Derken mezun olup her birimiz bir tarafa dağıldık; kimi MEB’de kimi Diyanet’te kimi Üniversite’de memur oldu, pek azı da ticarete atıldı.
Öğrencilik yıllarımızda her fırsatta ilmî meseleler müzakere ettiğimiz bu insanlarla, şimdi yan yana geldiğimizde veya WhatsApp grubumuzda, kamuda yaşadığımız veya şahit olduğumuz problemleri konuşabiliyoruz daha çok.
Hangi kurum olursa olsun yüz meselede belki bir tane bile iyi diyebileceğimiz bir şey bulamıyoruz. İyi bir ressam bulup her bir kurumun iç yüzünün tablolarını çizdirsek adına “İstifra Sanat Galerisi” diyebileceğimiz bir sergi çıkar ortaya.
O halde bir kez daha soralım şu soruları: Neden bu halde kurumlarımız? Kim nasıl bu hale getiriyor ve bir türlü düzelmiyor?
Düzelmeyişinin sebebi, yapılması gereken doğruların bilinmiyor olması değildir. Bilakis günümüzde her şey apaçık ortada.
Bugün özellikle kamu kurumlarındaki problem bir “Geçer Akçe” problemidir. Doğrular biliniyor ama kişilerin, özellikle makam ve yetki sahibi kişilerin katında bu doğrular bir geçer akçe değil ne yazık ki. Bu mevki sahibi kişiler (insan demekten içtinap ediyorum) yapılması gereken doğruları gayet iyi bildikleri halde, kendilerine herhangi bir menfaat getirmeyecek olmasından ötürü o doğruların yüzüne bile bakmıyor ve hatta geçer akçe addedilen ne ise onun hakikat olduğuna etrafındakileri de ikna etmeye çabalıyor.
Peki herkesin gözü önünde sürüp giden bu saçmalığa neden kimse topyekûn bir şekilde dur demiyor? Çünkü onların dünyasında da yanlışın karşısında durmak bir “Geçer Akçe” değil. Öyleyse çok küçük denecek bir azınlık haricinde, bizim Müslüman diye bildiğimiz kişiler, hayat felsefelerinin merkezine “hakikati” değil birtakım dünyevi menfaatlerini yerleştirmişler demektir.
“Ortada bir kepazelik varsa ve kimse kepaze ilan edilemiyorsa toplum işlenen suça bilkuvve iştirak etmiştir.” diyor, İsmet Özel. Evet, ortada birçok kepazelik var ve kimse çıkıp da bu kepazeliklerin sebebi şu kişilerdir demiyor. Yani onlar da başka bir kepazelik yapmış olarak toplumun fesadını artırıyorlar.
Efendimiz yanlışa müdahalede üç aşamadan bahsediyor. Kimin gücü hangisine yetiyorsa eliyle, diliyle veya kalbiyle yanlışa karşı bir cephe alması gerekiyor Müslümanın. Ancak herkesin her şeyden korktuğu bir çağda kimin gücünün neye yettiğini tespit etmek ne kadar da zor. En ufak bir musibete uğramayı göze alamayıp da imanın en aşağı derecesine kanaat etmek, nedense Müslümanların vicdanını hiç rahatsız etmiyor.
“Birkaç” denecek kadar azınlıkta olanların çabaları, iyi ve güzel olanı ikame etmeye yetecek mi? Onca bozulmuşluğa karşı hâlâ ümitvar kalabilmek kolay değil doğrusu. Bildiğim tek şey neticenin ne olacağından sarfınazar ederek mücadeleye devam etmek.
Mustafa Yıldırım
Mil Maarif-Sen Bursa İl Temsilcisi