Kan rengi duvarlar, vampir suratlı adamlar, gözleri dehşet saçan, iğrenç kahkahalar atan, canavarca etrafa saldıran, kendileri gibi olmayan herkese düşman kesilen yaratıklar sarmış dünyayı.

Bu bir istila olmalı, parçaladıkları cesetlere sevinç naraları atarak baktıkları, yüzlerinde pişmanlık ya da utanma adına hiçbir emare olmadığına göre, insan görünümlü canavarların yeryüzünü ele geçirdiğini düşünebiliriz.

Sınırsız tutku, haz, şehvetle her türlü ahlaksızlığı körpe çocuklar üzerinden denemekteler üstelik. Parası olanın güçlü sayıldığı, rütbe ve makamların arkasına tüm çirkin işlerin saklandığı bir çirkef bir düzende bu yaşanılanlar.

İşin tuhafı”, özgürlükçü, modern, demokratik, hümanist…” gibi kimi ona değerleri (!), savunanlar da şakşakçılık yapıyor bu katliamların arka planında. İnsanlığını paraya, şöhrete satanlar, şeytana bile pabucunu ters giydiriyor.

Küfrün dili bir, kötülüğün çığırtkanlığını yapanlar hayâsızca cirit atıyor. Konu özellikle masum ve mazlum milletler olunca dünyanın gözü önünde dahi görüneni görünmez kılmayı başarıyor. Çünkü karanlık güç; medya, sosyal iletişim ağları, haber kanalları ve ekonomi piyasalarının iplerini elinde tutuyor. Kimi yüceltmek istiyorsa para baronları onu meşhur ediyor.

Kimin kuyusunu kazmak isterse onu alaşağı ediyor. Ve bunu çok medeni batı yapıyor! Tarihin en arka sayfalarından günümüze Batı medeniyetinin sözüm ona özgürlük anlayışı sadece kendisini kapsıyor. İnsanları tenleri yüzünden ayrıştıran, Beyaz adam (!), “ insanat bahçesi” adı altında insanlık dışı muamele ile kendi tarihine kara bir leke çalıyor.

İstiklal Şairin ; “ Medeniyet dediğin, tek dişi kalmış canavar!” , tabirinde olduğu gibi, canavar sürekli hortluyor. Türlü oyun ve hileleri ile kanlı ellerini bizim medeniyetimize de bulaştırmak için gece gündüz çalışıyor. Hedefinde özellikle de genç nesil var.

Onların dikkatlerini çekecek sözde popüler bir kültür oluşturarak başlıyor işe. Belli yiyecek-içecek markalarını sürüyor piyasaya, reklamlarda hep onlar çıkıyor karşımıza ve herkes onları yiyip içerken çok eğleniyor. Giyim kuşamda hep aynı tip tarzlar moda adı altında ön planda tutuluyor.

Dil üzerinde oynuyor, kavramlarımızın içini boşaltıyor, ahlaki değerlerimizi yerle bir eden akımlar çıkarıyor. İnanç ve kutsalımızı aşağılıyor. Bizi biz yapan ne varsa hepsini usta bir soyguncu gibi çalıyor elimizden. Sonrasında kendi kimliğinden habersiz, arafta yaşayan, Beyaz adamın istediği modernlik de üzerinde iğreti duran bir topluma dönüşüyoruz.

Kendi özümüzdeki, tarihimizdeki, dinimizdeki, değerlerimizdeki onca güzelliğe hasret yaşıyoruz. Derya içinde çırpınıp duran balık gibiyiz. Oysa gerçek güç bizim içimizde, biraz baksak kendimize fark edip çıkaracağız. Zaten sorun da burada, düşünüp akletmeyelim diye ekranları çıkardılar karşımıza.

Akıp gidiyor her şey, tüm olaylar, savaşlar, duygular, toplumsal sorunlar, dokunmatik bir alanda kayıp gidiyor. “ Kaydırma toplumu”, diye bir ibare duymuştum bir yazardan bunu özetleyen. Sanal alanlarda üzüldüğümüz bir görüntü sonrası daha saniye geçmeden kahkaha attığımız bir durumla karşılaşabiliyoruz.

Duygularımız bile anlık hava durumu mesabesinde. Yavaşlayıp kendimize gelmemize izin verilmiyor. Ancak bu yeni çıkmış bir olay değil ki insanlık tarihi boyunca kötülüğün, küfrün oyunları hep vardı. Şimdilerde sadece şekil değiştirerek devam ediyor.

Bize düşen artık ebedi uykumuza dalmadan gaflet uykumuzdan uyanmak ve iyiliği çoğaltmaktır. Artık saflar keskin bir şekilde ayrılmıştır. Bu mücadele iyiyle kötünün arasındadır, kimin yanında durduğumuzu ve ne olmak istediğimizi seçmemizin vakti gelmiştir. Ve unutmayalım ki tercihlerimiz kişiliğimizdir…

Sözün özü; “ Bunu hiç unutma evlat!

Batı, hiçbir zaman medeni olmamıştır ve bugünkü refahı; devam edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur…”

( ALİYA İZZETBEGOVİÇ )

Sevda ÇEVİK

Kaynak: gencgazete.net