Merhaba İnegöl'ün güzel insanları!

İnegöl'ün tarih ve kültürüne dair yazılarımıza devam ediyoruz.

Modern zamanın hızında unuttuğumuz "biz" olma duygusunu, İnegöl’ün köklü geleneklerinde yeniden buluyoruz. Eğitimden kültüre her daim öncü olan bu topraklar, dînî bayramları ve kandilleri sadece birer ibadet gecesi değil, aynı zamanda toplumsal barışın ve paylaşmanın bayramı haline getirmeyi başarmıştır. Gelin, çocukluk hatıralarının o saf penceresinden, eşi benzeri olmayan bir geleneğe, Regâib Kandili sofralarına yolculuk edelim.

İnegöl yöresi, tarihin her döneminde Anadolu’nun eğitim ve öğretim meşalesini önde taşıyan, irfanı yüksek bir coğrafya olmuştur. Bu topraklarda dînî duyguların canlı tutulması, sadece bireysel bir huşu değil, aynı zamanda millî birliğin çimentosu olan kandil kutlamalarıyla perçinlenirdi. Özellikle çocukluk hafızamda tüm canlılığıyla yaşayan iki gece vardır ki; Regâib ve Velâdet kandilleri, köyümüze mahsus o müstesna ruhla kutlanırdı.

PAYLAŞMANIN DİĞER ADI: YEMEKLİ MEVLİD: Müslüman dünyasında Regâib Kandili, Yüce Allah’ın kullarına rızık ve bereket dağıttığı o mübarek eşik olarak algılanır. Halkımız, "en temel ihtiyacın yeme-içme olduğu" gerçeğinden hareketle, kelime anlamındaki "rağbet edilen, arzulanan" manasını sofralara taşımış; bu geceye köylü ağzıyla “Yemekli Mevlid” demiştir.

Bu kutlamanın usulü, bugünün dünyasına ders verecek nitelikte bir nezaket içerirdi: Her Kap Bir Gönül: Akşam namazına gelen her ev sahibi, yanında bakır bir tepsi içinde özenle hazırlanmış bir sofra getirir ve cami bahçesine bırakırdı.

Kendi Sofrasına Oturmamak: Namaz çıkışı asıl mucize başlardı. Kimse kendi getirdiği sofraya oturmazdı! Herkes bir başkasının hazırladığı rızka misafir olurdu. Bu, "isteğe dayalı paylaşmanın" ve Allah’ın nimetine ortaklaşa şükretmenin en samimi tablosuydu.

Hizmet Yarışı: Özel bir servis görevlisi yoktu; sofradakiler birbirine hizmet eder, bereketi el birliğiyle paylaşırlardı.

Yemekler yendikten sonra sahanlar ve kaşıklar tepsilere konur, yatsı namazı için camiye girilirdi. Mevlit okunup dualar edildikten sonra camiden çıkanlar, karanlıkta hiç araştırma yapmadan, eline gelen ilk bakır siniyi alıp evine götürürdü.

Asıl toplumsal "terapi" ise ertesi gün başlardı. Hanımlar, kendi bakır sinilerini, sahanlarını ve kaşıklarını bulmak için kapı kapı dolaşmaya başlarlardı. Bu "kap-kacak arayışı" bazen 10-15 gün sürerdi. Amaç sadece eşyayı bulmak değil; bu vesileyle kahve içmek, sohbet etmek, varsa dargınlıkları ve kırgınlıkları gidermekti.

Köyün kadınları, bu dînî vesileyle birbiriyle buluşur; tasada ve sevinçte bir olduklarını hissederlerdi. Atalarımızın “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” vecizesi, o günlerde sadece bir söz değil, bizzat yaşanan bir hayat tarzıydı.

Çünkü biliyorlardı ki yalnızlık sadece Allah’a mahsustur. İnsan, gerçek mutluluğu ancak Allah’ın kendisine verdiği nimetleri başkasıyla bölüştüğünde tadabilir. Paylaştıkça artan nimetin sırrına eren o güzel insanlar, çocukluğumun en kıymetli hazineleridir.

Sıradaki yazımızda görüşmek üzere! Yaşam sevinciniz eksik olmasın! (DEVAM EDECEK)

MURAT ALTIN