Merhaba İnegöl'ün güzel insanları!
İnegöl'ün tarih ve kültürüne dair yazılarımıza devam ediyoruz.
İnegöl, sadece bir ova ya da bir yerleşim yeri değil; tarih boyunca farklı kültürel ve tasavvufî akımların kesiştiği, yoğrulduğu ve yeni bir kimlik kazandığı özel bir coğrafyadır. Bu topraklarda şekillenen sosyal yapı, Anadolu’nun derinliklerinden gelen iki önemli geleneğin, Ahîlik ve Bâbîliğin buluşmasıyla ortaya çıkmıştır.
Tıpkı ortasından yarılmış bir karnıyarık patlıcanı andıran İnegöl Ovası, doğu-batı ekseninde uzanırken, ortasındaki küçük yapay tepecik üzerine kurulu İnegöl Kasabası, çevresinden geçen sosyal ve manevi akımların etkisi altında şekillenmiştir.
Temsilî bir anlatımla ifade edecek olursak;
Kırşehir, Ankara, Bilecik ve Ahî Dağı hattından ilerleyen Ahîlik geleneği Bursa’ya ulaşırken; diğer yandan Kütahya, Domaniç ve Uludağ güzergâhından gelen Bâbî geleneği de aynı hedefe yönelmiştir.
Ancak bu akımlar, olduğu gibi değil; belirli merkezlerde süzülerek, şekillenerek Bursa’ya ulaşmıştır. Bâbî geleneği, Yıldırım Bayezid tarafından kurulan İshak-ı Kâzerûnî Dergâhı’nda filtrelenirken; Ahîlik geleneği ise Hacı Bayram Veli’nin Bursa’daki temsilcisi sayılan Akbıyık Sultan Zaviyesi’nde olgunlaşmıştır.
Bu iki güçlü tasavvufî damar, Bursa Ulu Cami Külliyesi’nde birleşerek Osmanlı’nın manevi ve sosyal mayasını oluşturmuştur. Bu sentezin taşıyıcıları ise dönemin önemli ilim ve gönül insanlarıdır:
* Molla Fenari
* İbnü'l Cezeri
* Süleyman Çelebi
* Emir Sultan
* Somuncu Baba
Bu isimlerin her biri, Bursa’da sadece dini değil, aynı zamanda sosyal hayatı da şekillendiren görevler üstlenmiştir. Molla Fenarî, Ulu Cami’nin önündeki Va‘zıyye Medresesi’nde ilim irfan öğretirken; İbnü’l Cezerî, Hundî Hatun Mektebi’nde Kur’an ilimlerini tedris etmiş ve ünlü eseri *Takrîbü’n-Neşr*’i burada kaleme almıştır. Aynı zamanda Yıldırım Bayezid’in çocuklarını yetiştiren bir saray hocasıdır.
Süleyman Çelebi, Ulu Cami mihrabında, bugün hâlâ okunan *Vesîletü’n-Necât* adlı mevlidi yazarken; Emir Sultan, caminin minberinde devletin sözcüsü olarak hutbe vermiştir. Somuncu Baba ise vaaz kürsüsünde halka irşad hizmeti sunmuştur.
Bu iki tasavvufî akımın Bursa’da birleşmesi, doğanın içinden bir örnekle daha iyi anlaşılabilir. İnegöl-Domaniç yolu üzerinde, Mızal (Gündüzlü) Köyü yakınlarında, Çepel Deresi ile Oylat Deresi birleşir. Çepel Deresi yağmurla birlikte bulanır, çamur taşır. Oylat Deresi ise kaynağından dolayı berrak akar.
Bu iki dere birleştiğinde, başlangıçta biri diğerini iter; suyun yarısı çamurlu, yarısı berrak akar. Ancak birkaç yüz metre sonra, Hamamlı Köprüsü’ne gelindiğinde bu ayrım kaybolur ve su tamamen gri bir renge dönüşür. İşte Osmanlı’nın kuruluş dönemindeki sosyal yapı da tam olarak böyledir. Ahîlik ve Bâbîlik gibi iki farklı tasavvufî damar, Bursa’da birleşerek yeni bir kimlik kazanmış; bu sentez Osmanlı’nın temelini oluşturmuştur. Bu büyük dönüşümün en önemli geçiş noktalarından biri ise İnegöl’dür.
İnegöl’de şekillenen sosyal hayat da aynı bu derelerin birleşimi gibi; farklı renklerin, farklı düşüncelerin ve farklı geleneklerin zamanla tek bir potada erimesiyle olgunlaşmıştır. Bugün İnegöl’e baktığımızda sadece bir şehir değil, tarih boyunca yoğrulmuş bir medeniyetin izlerini görmek mümkündür. Bu izler, toprağın altında değil; insanın ruhunda, kültüründe ve günlük yaşamında hâlâ yaşamaktadır.
Sıradaki yazımızda görüşmek üzere! Yaşam sevinciniz eksik olmasın!
MURAT ALTIN