Merhaba İnegöl'ün güzel insanları!
İnegöl'ün tarih ve kültürüne dair yazılarımıza devam ediyoruz.
Tarih bazen yüksek sesle konuşur; bazen de sessizce silinir. Bursa ve İnegöl coğrafyasında vakıf eserlerinin başına gelenler, işte bu sessiz silinişin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Bugün ayakta kalan birkaç yapı, bir dönemin inancı, emeği ve hafızası adına hâlâ konuşuyorsa, bu büyük ölçüde kişisel gayretler ve gecikmiş vefanın eseridir.
Cumhuriyet döneminde harabeye dönen Baba Sultan Külliyesi, uzun süre kaderine terk edilmiş; ancak merhum Kâzım Baykal’ın öncülüğü ve Bursa Tarihi Eserleri Koruma Derneği’nin çabalarıyla yeniden ayağa kaldırılabilmiştir.
Türbe ve caminin aslına uygun biçimde restore edilmesi, sadece bir mimarî onarım değil, aynı zamanda tarihsel hafızaya yapılan geç kalmış bir iadeydi. Bu gayrete destek veren herkesi rahmetle anmak gerekir.
Belgeler dikkatle incelendiğinde, 1935–1940 yılları arasında devletin Bursa ve İnegöl çevresindeki vakıf eserlerine özel bir önem atfettiği, ancak bu ilginin daha çok idarî ve hukukî bir yeniden yapılanma şeklinde tezahür ettiği görülür.
İnegöl’de “Hacı Hafız” lakabıyla tanınan ve 1909–1956 yılları arasında tam 47 yıl İshak Paşa Camii’nde imamlık yapan merhum Hafız Ahmet Kabataş’ın temsil ettiği vakıf memurluğu bu süreçte kaldırılmıştır. Böylece İnegöl coğrafyasındaki vakıf eserleri, Yenişehir ilçesi vakıf memurluğuna bağlanmış; ardından yeni tescil işlemleri devreye sokulmuştur.
Tabir yerindeyse, bu süreçte İnegöl’deki vakıf eserleri üzerinden bir “sam yeli” geçmiştir. Dönemin mahkeme kayıtları, bu sert dönüşümün izlerini açıkça taşır.
Bu yılların en çarpıcı sonuçlarından biri de mezarlıkların kaldırılmasıdır. Başta Baba Sultan türbe ve camii çevresi olmak üzere, İnegöl İshak Paşa Camii çevresindeki mezarlıklar; Cuma, Sinan Bey, Yenice ve Hamidiye mahallelerindeki mezarlıklarla birlikte tamamen ortadan kaldırılmıştır. Yeni mezarlıklar kasaba dışına taşınmış; biri Ankara yolu, diğeri ise Deydinler yolu üzerinde kurulmuştur.
Daha da dikkat çekici olan, İshak Paşa’nın cami mihrabı önünde ve dış bahçede yer alan mermer kaplı mezarının 1937 yılında kaldırılmasıdır. Lahit mermerleri ve şahide taşları, eşi Sultan Hatun’un türbesine nakledilmiştir. Böylece yalnızca mezarlar değil, mekânla kurulan tarihsel bağ da koparılmıştır.
Babasultan halkı için Orhan Gazi devrinde avcılık, kestane ve ceviz toplayıcılığı temel geçim yollarıyken, bu faaliyetler zamanla Bursa Darphanesi için odun ve kömür hazırlayıcılığına dönüşmüştür.
Bu hizmetin karşılığında halk, “tekâlif-i divaniye” adı verilen vergiden muaf tutulmuştur. Bu muafiyet, vakıf sistemi ile kırsal üretim arasındaki sıkı ilişkinin somut bir göstergesidir.
Geyikli Baba’yı anlamak için onun tercihlerini doğru okumak gerekir. Bursa’da şehirli ve medenî bir ortamda yaşamayı, irşat hizmetini bu çevrede sürdürmeyi seçen Abdal Musa’nın aksine Geyikli Baba, kırsalı ve fakrı tercih etmiştir.
Buna rağmen devletle bağını hiçbir zaman koparmamış; Turgut Alp aracılığıyla Orhan Gazi ile sürekli bir diyalog içinde olmuştur.
Bursa Bey Sarayı bahçesine teberrüken diktiği kavak ya da çınar ağacı, hem Geyikli Baba’yı hem de dervişlerini, siyasî iktidarı elinde bulunduran Orhan Gazi’ye daima hatırlatan sembolik bir işaret olarak varlığını sürdürmüştür.
Baba Sultan Türbesi’ndeki ikinci sanduka ise tarihî açıdan hâlâ tartışmalıdır. Bu şahsiyetin kimliğini açıklamak için en makul yol, Yıldırım Beyazıt devrinde Bursa’ya gelen İshak-ı Kâzerûnî dervişlerine bakmaktır.
Yıldırım Beyazıt, Amasya’dan getirdiği Ali Yârî liderliğindeki Kâzerûnî dervişlerini Bursa coğrafyasına yerleştirmiş, onlar için bizzat tekke ve zaviyeler kurmuştur. Geyikli Baba Köyü’nün yakınında “Kul-Yâr” adıyla bir yerleşim alanı da bu dönemde tesis edilmiştir.
Bu köy, Yıldırım Beyazıt tarafından vakfedilerek mali yönden Geyikli Baba Köyü’ne bağlanmıştır. Zamanla Kul-Yâr Karyesi tamamen Geyikli Baba Karyesi ile birleştirilmiş; iki köyün birleşmesini ifade etmek üzere yerleşimin adı “Babaylar” olarak anılmaya başlanmıştır. Yani “iki babanın bulunduğu köy” anlamında…
Elbette bu yorum, ikinci sanduka altında yatan kişinin Germiyanoğulları’na mensup bir şehzade olduğu ve Balım Sultan lakabıyla anıldığı ihtimalini bütünüyle dışlamaz. Tarih, bazen kesin cevaplardan çok güçlü ihtimallerle ilerler.
Sıradaki yazımızda görüşmek üzere! Yaşam sevinciniz eksik olmasın!
MURAT ALTIN