“ Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” ( İbn-i Sina)

Vicdani körlük;” birey ve toplumların ağır bir zulüm karşısında, ahlaki duyarlılıklarını yitirerek kayıtsızlaşması” anlamına gelen bir kavramdır. Körlük deyince, öncelikle aklımıza gözümüzün görme kapasitesinin bozuk olması, bu konuda işlevini yitirmiş olması gelir. Ancak bu, fiziki bir rahatsızlıktır. Peki, vicdan dediğimiz, insanın insan yapan, sorumluluk, duyarlılık, iç denetim, işlevini yitirirse ne olur?

Göz; bakıp gören, resmeden, hakikatin aynası konumunda bir azamızdır bizim için. Fakat bakar kör haline geldiğimiz vakit, iş karmakarışık bir sürece girer. Çünkü kişi bakıyordur ama ne yazık ki görmüyordur. Tuhaf bir döngü içindedir insan.

Göz ayna görevinden çıkınca baktığını göremeyen, gördüğünü ise idrak edemeyen bir duruma girer. Tehlike de burada zaten. Sağlık sorunu olsa körlük tedavisi olmasa bile iç sezisi yüksek olan kişilerin duyarlılığına şahit oluruz. Maalesef ki vicdanın körlüğü, insanın insani olan en değerli yönünün eksikliğini ortaya çıkarır. Ve biz yaratılanların en korkunç yaratıklarına şahit oluruz. Duyarsızlaşma, umursamama, bencillik, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, bakış açısı.

Kendi konfor alanını terk edemeyen, empati yoksunu, başkasının sıkıntısından, acısından bihaber insancıklar yumağı kaplar toplumu. Modern çağın handikaplarından biri daha karşılar bizi: “ Vicdani körlük”… Zulme karşı sessiz kalma, ahlaksızlığa karşı sessiz kalma, haksızlığa karşı sessiz kalma, yozlaşmaya karşı sessiz kalma… Susmak! Aslında en çok konuşmak gereken yerde öylece kalmak! En çok da ihtiyacın olduğu yerde yüzüstü bırakmak karşısındakini. Başkasının ne yaşadığından habersiz davranmak.

Bizim başımıza gelmez düşüncesi, peki, gerçekten de öyle mi? Gelmez mi başımıza? Toplumda aileler yok olurken, kadın erkek dengeler sarsılmışken, ahlaksızlık normalleşirken, çocuklar masumiyetini kaybedip suç makinesi haline gelirken, gençler benliğinden uzak, kimliğini kaybederken, toplum alaşağı olurken gerçekten de bizim başımıza hiç bir şey gelmez öyle mi?

Toplumdan izole olduk sanırım, konfor alanımızdan çıkmayalım derken insanlıktan çıktığımızın farkında mıyız? Bize bir şey olmaz derken biz dediğimiz kim? Egomuzun esiri olmuş duruda yaşamaya çalışırken kendimizi kaybetmiş haldeyiz.

Ve en acısı bunu normalleştirmiş durumdayız. Bir şeyin yanlış olduğunu bilerek nefsine yenik düşerek yapmak hatadır ancak yanlış olduğunu kabul etmemek, bahaneler üretmek, yanlışa doğru demek ise gaflet, ahmaklıktır. Beşer şaşar mantığında, insanoğlu hatasını kabul ederse telafi edebilir ve bu çok insanidir. İlk insan bize bu örneği sunmuştur. Pişmanlık, yakarış, hatada ısrar etmeme, tövbe ile iyiye dönüş. Âdemi adam kılan da budur zaten. Aynı huzurda bulunduğu halde büyüklenmeyi tercih eden iblis ise hatada ısrarcı olup isyana sürüklenmiş ve huzurdan kovulmuştur. Günahı işlemekten daha kötüsü günahı küçük görmek, önemsemektir.

Vicdani körlüğü tercih eden insanlar, görüp de görmemezlikten gelerek huzura erecekleri yanılgısında oyalanmaktadırlar. Kendi rahatları uğruna karşındakinin acısına sessiz kalmayı marifet saymaktadırlar. Aslında kendilerini kandırmaktadırlar, toplumda yaşanan her şey elbette bir gün diğerine sirayet edecektir. Üç maymunu oynamakla bu süreçten uzak kalmak mümkün değildir. Vicdanları sakat bırakıp yaralamak, insanın şahsiyetine vurulmuş en büyük hançerdir. Ve artık vicdanımızın gözünü açmanın vakti gelmiştir…

Sözün özü; Körler memleketinde görmek, bir hastalık sayılır!” ( Cenap ŞEHABETTİN)

Sevda ÇEVİK

Kaynak: gencgazete.net