“Sabah yıldızı”, “parlak yıldız” veya gece gelen / yol gösteren yıldız” anlamına gelen ismi ile müsemma bir delikanlıydı... Yüreğinin ortası İslam coğrafyası gibi kan revan içindeydi. Ateş dolu heyecanıyla kenti hem ısıtıyor hem aydınlatıyordu.

Gönlü, bir vücudun azaları gibi tarif edilen ümmetin en hassas yeriydi. İslam dünyasında, Filistin'de Gazze'de bir zulüm duysa/görse kararırdı gözü. İçindeki volkanı patlatmak için dar mekanlardan fırlıyor, kalabalık meydanlarda haykırıyordu.

Silah arkadaşları hükmündeki samimi dostlarıyla İnegöl’ün en geniş meydanında toplanıyor, zalimleri ve onların yaptıklarını lanetlerken; tepki vermeyen uyuşuk insanlara ve Müslüman yöneticilere, edebince, bir şeyler söylemeye çalışıyordu.

O, mikrofon başında elli kişiye heyecanla konuşsa bile sözün sınırını biliyor ve hedefi ıskalamadan hitap edebiliyordu. Mazur görülecek her türlü cümle savaş yerini andıran kalbindeki samimiyetine bağışlanıyordu.

Bölük pörçük et parçası haline gelmiş uyuşuk bir vücudun, çırpınmaktan yorulmayan yüreği gibiydi. Mutlaka meydanlara çıkılmalı, hak eden kim varsa ok gibi sözler, üzerine boşaltılmalıydı. Kimilerine bir destek; kimilerine bir güç; kimilerine de yol açacak bu feryatlar, şehrin bütün sokaklarından, caddelerinden duyulması gerekiyordu.

Zalim ve sapık inançlı İsrail, sözde parlamentosunda, Müslüman mahkumları, idam etmeyi kararlaştırdı. Bütün savaşlarında orantısız güç kullanan İsrail, şimdi de insan haklarını ve bütün evrensel değerleri çiğneyerek akıl almaz, vicdanlara sığmaz bir karar verdi. Genetiği bozuk bu vahşiler, kahrolasıca kararla binlerce masumu öldürecekler.

Bugünler süt dökmüş kediler misali susulup seyredebilecek vakitler değildi. Asla ve asla...Yeni bir meydan okuyuş, yepyeni bir dik duruş, bambaşka bir haykırışa muhtaçtık.

Bir gelebilsek meydanlara, bir toplanabilsek şurada, sesimiz daha gür çıkacak. Değil sıcağı, külleri bile ulaşmazdı belki zalimlerin diyarına. Evet, İnegöllü ateş olsa, cürmü kadar yer yakardı. Ama yanar... Ama yakar, kül ederdi kendini kardeşleri adına...

Lakin O, Peygamber Efendimiz (sav)'den dinleyip de gönlüne kök salan cihadı dostlarıyla gerçekleştirmiş olmanın verdiği bir mazeretle Rabbinin huzurunda hesaba çekilmek istiyordu. “Yeryüzü dar mıydı?” uyarısıyla İslam'ı yaşamak için diyar diyar dolaşabilirdi. Lakin her yer birbirine benziyordu. Eline alabileceği bir silah yoktu belki ama, insanları uyaracak uyandıracak çağrı, dilinin ucundaydı.

Her türlü altyapıyı çabucak hazırlayıp meydanlardaki yerini alma konusunda asla tembellik yapmazdı. Fakat şimdi daha etkili bir yöntemle karşı karşıyaydı.

“Keşke yetkililer izin verseydi” de insanların dikkatini çekmek için heykel meydanındaki bütün direklere bir yağlı urgan asıp üzerine de bir kefiye yerleştirebilseydi.

Onlarca, yüzlerce idam ipini, yetişemeyecekleri yerde gören insanlar meraklanıp sorsaydılar: Bunlar nedir? Kardeşlerimiz, canlarımız... Filistin'de her yerde idam edilirken biz burada cümle kurmaya çalışıyoruz.

Cümlelerimizi duyacak insanları toparlamaya çalışıyoruz. Yüreğimizdeki yangınla şehrin bütün evlerini aydınlatmak istiyoruz. Ferhat'ın dağları delmek için indirdiği balyozdan daha gür sesimizle haykırsak bile, taştan sert, anlayışsız yürekler, idraksiz beyinler tepki vermiyordu.

Filistin’de haksız yere idam edilecek mazlumların boynuna geçirilecek halatı, görürler de bir nebze olsun toparlanırlar... Şurada hemen yüreğimizin köşe başındaki kardeşlerin derdi ile dertlenebilirlerdi.

Haydi, Çık yollara, yollar açık!

Haykır gür sesinle

Tüm zalimlerin gelmişine geçmişine

Ki belli olsun tarafın

Bu, en güzel hayırdır,katında Allah'ın.

AHMET TAŞTAN