"Gençler hatırlamaz..."
20. yüzyılın son yıllarında bu sözün devamı bambaşka bir umutla kurulurdu. Sovyetler Birliği dağılmış, Soğuk Savaş sona ermişti. Dünyanın yeni bir döneme girdiği söyleniyordu. Gazetelerin manşetleri, televizyon ekranları ve üniversite kürsüleri aynı kavramları tekrarlıyordu: küreselleşme, serbest piyasa, demokrasi, liberalleşme ve sınırsız refah... Bu kavramlar yüceltilerek kapitalizm kutsanıyordu!
Kapitalizmin artık rakipsiz olduğu ilan edilmişti. Tarihin büyük ideolojik mücadelelerinin sona erdiği ileri sürülüyor, insanlığın liberal piyasa düzeninde kalıcı barışa ulaşacağı iddia ediliyordu. Kimileri buna "tarihin sonu" diyordu. Küresel sermaye ise sınırların kalkacağı, ticaretin büyüyeceği ve herkesin zenginleşeceği bir dünyanın reklamını yapıyordu.
Aradan 30 yılı yakın bir zaman geçti.
Bugün geriye dönüp baktığımızda o büyük vaatlerin hangisinin gerçekleştiğini sormak gerekiyor.
Dünya daha mı barışçıl oldu?
Gelir dağılımı daha mı adil hale geldi?
Savaşlar sona mı erdi?
Yoksulluk ortadan mı kalktı?
İklim krizi geride mi kaldı?
Yoksa tam tersine, krizler daha mı derinleşti?
Küreselleşme adı verilen süreç, sermayenin dünya ölçeğinde önündeki engelleri büyük ölçüde kaldırdı. Mallar, finans ve şirketler sınırları rahatlıkla aşarken emek aynı özgürlüğe sahip olamadı. Çok uluslu şirketler üretimi ucuz iş gücünün bulunduğu ülkelere kaydırdı. Sendikalar zayıflatıldı. Esnek çalışma normalleştirildi. Taşeronlaşma yaygınlaştı. Güvencesizlik milyonlarca çalışanın yeni yaşam biçimi haline geldi.
Bir yandan dünya ekonomisi büyüdü, diğer yandan servet tarihte görülmemiş ölçüde dar bir azınlığın elinde yoğunlaştı. Küresel ölçekte milyarderlerin serveti katlanırken milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Bugün yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, Avrupa'nın ve Kuzey Amerika'nın en zengin şehirlerinde bile evsizler ordusu büyüyor, çalışan yoksulluğu sıradanlaşıyor. Bütün bunlar yaşanırken dünya gerçekten barış içinde mi yaşadı?
Elbette ki koca bir hayır.
Tam tersine, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte yeni güvenlik söylemleri üretildi. Bu süreçte bazı siyaset bilimciler ve düşünürler, ideolojik rekabetin yerini kültürel ve dinsel ayrışmaların alacağını savundu. Bu görüşler uluslararası ilişkiler tartışmalarında geniş yankı buldu. Eleştirmenler ise bu yaklaşımın, yeni jeopolitik gerilimleri meşrulaştıran bir çerçeve sunduğunu ileri sürdü.
1990'lardan itibaren Balkanlar, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen ve daha birçok coğrafya uzun yıllar süren çatışmaların sahnesine dönüştü. Bugün de Ukrayna'da savaş sürüyor. Gazze'de yaşanan büyük insani yıkım dünyanın gözleri önünde devam ediyor. Afrika'nın birçok bölgesi açlık, iç savaş ve zorunlu göç sarmalından kurtulamıyor.
Elbette bu savaşların her birinin kendine özgü tarihsel ve siyasal nedenleri vardır. Ancak ortak nokta şudur: Uluslararası güç mücadeleleri, silahlanma yarışı ve büyük devlet rekabeti bu krizlerin önemli belirleyicileri arasında yer almaktadır. Biz bu savaşlara vekalet savaşları diyebilir.
Yukarıda yazılanlar bağlamında NATO'nun rolü üzerine yürütülen tartışmalar giderek daha fazla önem kazanıyor.
Destekçileri NATO'yu üyelerinin güvenliğini sağlayan savunma ittifakı olarak tanımlarken, eleştirenler ise örgütün Soğuk Savaş sonrasında faaliyet alanını genişleterek askeri müdahalelerin önemli aktörlerinden biri haline geldiğini savunuyor. Yugoslavya'nın bombalanması, Bosna’da yaşanan katliamlara karşı sessiz kalmalar, Afganistan operasyonu ve Libya müdahalesi bu eleştirilerin temel dayanakları arasında gösteriliyor. Bunlar unutulacak müdahaleler değil.
NATO, yalnızca askeri bir ittifak değil; küresel güç dengelerinde Batılı kapitalist devletlerin stratejik çıkarlarını koruyan bir güvenlik örgütü olarak değerlendirilmektedir. Bu bakış açısına göre silah sanayisinin büyümesi, artan savunma harcamaları ve jeopolitik gerilimler birbirinden bağımsız süreçler değildir. Bugün dünya ekonomisinin en kârlı sektörlerinden biri silah sanayidir. Milyarlarca dolar yeni füzelere, savaş uçaklarına ve mühimmata ayrılırken; eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik harcamaları birçok ülkede tasarruf kalemi olarak görülmektedir. İnsanlığın ortak kaynakları yaşamı büyütmek yerine ölüm teknolojilerine aktarılmaktadır.
Oysa insanlığın gerçek düşmanları birbirinden farklı halklar değildir.
Gerçek tehdit açlıktır.
Yoksulluktur.
İklim krizidir.
Gelir eşitsizliğidir.
Salgın hastalıklardır.
Susuzluktur.
Ancak bu sorunlar küresel medya gündeminde çoğu zaman savaş kadar yer bulamıyor. Çünkü savaş ekonomisi yalnızca cephelerde değil, finans piyasalarında, enerji koridorlarında ve silah şirketlerinin bilançolarında da işlemeye devam ediyor.
Bugün içinde yaşadığımız çağ, yalnızca ekonomik krizlerin değil; aynı zamanda güven krizinin, demokrasi krizinin, temsil krizinin ve umut krizinin de çağıdır. Genç kuşaklar güvenceli iş bulamıyor. Konut sahibi olamıyor. Eğitim borçlarıyla yaşıyor. Emeklilik hayal haline geliyor. Buna karşılık servet piramidinin tepesindeki küçük bir azınlık tarihin en büyük birikimlerinden birini elinde tutuyor.
İşte şimdi can alıcı soruyu sormamız gerekiyor: Bize vaat edilen küreselleşme gerçekten bütün insanlığın ortak refahı için miydi, yoksa sermayenin küresel hareket serbestisini artıran yeni bir düzen miydi? Bugün savaşların, ekonomik krizlerin ve toplumsal eşitsizliklerin gölgesinde yaşayan milyonlar için bu sorunun önemi her geçen gün artıyor.
İnsanlık yeni bir yol ayrımında duruyor. Bir tarafta silahlanmayı, rekabeti ve kârı merkeze alan bir düzen; diğer tarafta barışı, emeği, kamusal yararı ve uluslararası dayanışmayı önceleyen alternatif arayışlar... Hangi yolun seçileceği yalnızca hükümetlerin değil, örgütlü toplumların ve dünyanın dört bir yanında daha adil bir gelecek isteyen insanların mücadelesiyle belirlenecek.
Çünkü tarihin sonunu ilan edenlere inat tarih henüz bitmedi ve umut da...
Umut İnsanda!
Okuma Önerisi: Medeniyetler Çatışması, Samuel P. Huntington
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı