“ Kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, şayet buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Diliyle düzeltmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.”

( Hadis- i Şerif )

Kötülük; yanlış, çirkin, yadırganan, olumsuz, haram ve yasak olan, Allah’ın razı olmadığı, her türlü uygunsuz, münker olan iş ve davranışlara verilen ad.

Ahlak dışı, çirkin, hoş olmayan, göze ve gönle zarar veren, vicdanda yara bırakan, ruha iyi gelmeyen her türlü yanlış durumu içine alan hallerdir. Bu yüzden iyi kalmak isteyen kişiye kötülükten uzak durmak yaraşır.

Hatta o kadar ki kötülüğe vesile olacak hallere dahi yanaşmamalıdır ki hataya düşmesin. Çünkü “beşer şaşar”, mantığı gereğince, insanoğlu günaha meyillidir.

Haram olan dıştan süslü püslü gelir kimi zaman nefse hoş görünür. Ancak içi boş ve aldatıcıdır. Uzak durmalıdır ki yanlışa sürüklemesin.

Peki, yeter mi sadece münkerden kaçmak ve uzak kalmak? Şahit olduğumuz çirkin bir iş ve davranışa sessiz kalmamız doğru mudur?

İşte tam bu sırada Rahmet Elçisi’nin buyruğu seslenir çağlar ötesinden, önce elinle çabala, uğraş, mücadele et der kötülükle.

Yani fiili müdahale, gücümüz yetiyorsa izin vermemek, aktif bir şekilde sona ermesi için yerinde müdahale etmek. Ama eğer kudretimiz yetmiyorsa dilimizle mücadeleye başlamamız gerekir.

Olayın çirkinliğini anlatmak, uyarmak,” iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak,” gerekli olan her mecrada dilimiz döndüğünce haykırmak, yanlışın çirkinliğini anlatmak, dilimizi doğru bir üslup ile konuşturmak vesilesi ile mücadele edeceğiz.

Bu konuda bile acizsek en son aşama bekliyor bizi. Kalbimiz ile kötülüğe karşı koymak, buğz etmek, çirkinliğini hissedip uzak durmak, nahoş bir durum olduğunu kabul edip kalple karşı koymak. Ancak bu, imanımızın zayıf olduğunun işareti, delilidir… Acı ama günümüz insanının hali tam da böyledir.

Modern zamanların, teknolojik insanları olarak ilginç bir ruh haline bürünmüş durumdayız. İyi ve güzel olan kavramlarımızı, inançlarımız ve değerlerimiz belirlerken şimdiler de sosyal medyaya göre şekillenir olmuş durumda.

Kötü ve çirkin işler de anlam karmaşası yaşıyor hayatımızda. Artık bizim inandığımız değerler ve kutsalların yerini, dijital kanallar tespit ediyor.

Gerçeklikten uzak gölgelerle yaşıyoruz. Sanal bir âlemde “gölge oyunu” içerisinde kalmışız. Hakikatin ışığını kaybedince, kelimelerin anlamı da karışınca, insani olandan uzağa doğru yol alıyoruz.

Yolcuyuz fakat hedeften habersiz kalınca sisli puslu görünüyor her şey… O kadar ki insanı insan kılan “vicdan” bile. Neydi vicdan denilen?

Kişiyi iyi ve doğru olana yönlendiren içsel güç. İnsan olmanın gereği, kendiyle baş başa kaldığında ona ahlaki olanı tavsiye eden, yanlış yaptığında içini sızlatan bir güç.

Şimdilerde durum o kadar vahim ki yeni bir kavram eklendi sözlüğümüze; “ Dijital vicdan”. Anlamı; “ gerçek hayatta sorumluluk almayıp, sosyal medyada paylaşım veya beğenilerle vicdanı rahatlatma eylemi.”

İnsanoğlunun geldiği son nokta, kelimelerin anlamını yitirdiği, kavramların birbirine girdiği, aklın ve ruhun bunaldığı, aklın şaştığı bir yerdeyiz. Artık insan olmaktan o kadar kaçıyoruz ki, insani olanı, sanal âlemde yapıp vicdan rahatlatma derdine düşmüşüz.

Hakikatinden bihaber olduğumuz, sosyal medya üzerinden gördüğümüz gerçekler üzere bir hakikat kurmuş durumdayız. Tıkladıkça vicdanını rahatlatan sanal bir âlemin kuklalarına, iyi uykular derken, insan olarak kalmak isteyenlere sesleniyorum: “ Gafletten uyanın artık”!

Sözün özü; “ Hayat bir uykudur, ölünce uyanır insan,

Sen erken davran, ölmeden önce uyan…” ( MEVLANA )

Sevda ÇEVİK