‘Kara haber çabuk duyulur’. Kemal’in vefat haberi de kulaktan kulağa hızla yayıldı. Nimet Hanım duyduğunda, dondu kaldı, ağlamak, bağırmak, sızlanmak istiyordu ama duyguları tepki vermesine müsaade etmiyordu. Nasıl ağlasın, nasıl bağırsın, nasıl feryadı figan eylesin ki her gün sopası sırtından eksik olmuyordu. Yine de çocuklarının babası, evinin gölgesiydi.
Kemal’in korkusundan kimse evine, namusuna, çocuklarına yan gözle bakamazdı. Ailesine karşı birinin yanlış yaptığını ya da yapacağını sezdiği an ona dünyayı dar ederdi. Kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan Kemal’in na’şını, kırık dökük eski Magirus minibüsün üstünde tabutla getirdiler köye.
Nimet Hanım’ın kardeşi Cafer, Kemal’in ölüm haberini alır almaz bir nefeste kendini Kemal’in evine atmıştı. Cafer anlam itibariyle bereket, canlılık, hayat veren anlamına gelse de, Cafer’in ti-niyeti bozuk, açgözlünün biriydi. Defin işlerine henüz başlanmamıştı. Nimet Hanım kendi sorunlarını çözmek için canhıraş boğuşurken; Cafer, evin dibinde bir köşede köpek oturuşu oturmuş, yaşlı gözlerle sinmiş Gazi’yi işaret parmağıyla yanına çağırdı. İçten pazarlıklı olduğu her hareketinden belli oluyordu.
Güya kız kardeşine ve çocuklarına sahip çıkmak istiyormuş, onları koruyormuş havası vermeye çalışıyordu. Yapmacık bir ses tonuyla ‘Gazi’m, yavrum babanın bir kasası vardı, onun anahtarını sakın kaybetmeyesin. Anahtar bu kalabalıkta kaybolur, getir bana ver, ben sahip çıkayım’ dedi.
Kemal’in büyük oğlu Seymen, babasının dövüldüğünü öğrenince, kendince intikam almak için evden kaçmış, dönmemişti. Evin en büyüğü Gazi kalmıştı. Gazi küçüktü ama bazı değerlere de aklı yetiyordu. ‘Dayı ben onları sakladım kaybolmaz, sen gönlünü ferah tut’ dediyse de Cafer anahtarı almayı aklına koymuştu.
O an bir şey diyemedi ama ‘Hele şu cenazeyi defnedelim sen o zaman görürsün, eşek gibi o anahtarı bana vereceksin, vermesen de senden zorla ya da güzellikle alacağım’ diye iç sesiyle duygularını dile getirdi.
Kemal, kışın kullanmak üzere aynı uzunlukta kestiği yakacak odunları mereğin bir tarafına boydan boya dizmiş üzerini eski parça kumaşlardan dikilmiş büyükçe örtüyle kapatmıştı. Bahçe duvarını taştan yaptırmıştı. Duvar yapımından arta kalan taşları lazım olduğunda kullanılır diye bahçenin uzak köşesinde bir kenara düzgünce yığmıştı. Her bir şeyin bir amacı olurmuş ama onu insanoğlu anlayamazmış.
Bazen kader kendi ağlarını kimseye haber vermeden kendisi örermiş. Hiçbir kuvvetin insanın kaderini değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini, bir olayın kişinin başına geldiği zaman anlarmış ama o zaman da iş işten geçer, ah vah eder ama yapacak bir şey kalmazmış.
Cenaze defni işleri için hazırlıklara başlandı. Kulplu üç adet bakır kazana soğuk suları doldurdular. Bahçede yığılı taşlardan üç adet saç ayağı yaptılar, içinde ateş yaktılar. Kazanları ateşin üzerine koydular. Ateş daha da harlansın diye Kemal’in özenle dizmiş olduğu odunları ateşin içine harala gürele attılar. Sanki herkesin bir acelesi vardı. Acele ile suyu ısıttılar, acele ile mevtayı yıkadılar, acele ile musalla taşına götürdüler. İmam efendi de acele etmişti.
Musalla taşında acele ile helallik aldı, herkes de acele ile hakkını helal etti. Acele ile cenaze namazını kıldılar. Acele ile toprağın kucağına emanetini verdiler. Saatler, dakikalar, saniyeler, saliseler birbirini kovalıyordu, zaman akıp gidiyordu. Kimse zamanın akıp gitmesine aldırış etmiyordu ama bazıları ölümden ders çıkarmıyor dünya malına tamah etmenin dibini yaşıyordu.
Kemal; bağ, bahçe, tarladan elde ettiği mahsulü şehirde satmış satıştan elde ettiği birikimini altına çevirmişti. Kıymetli evraklarını, paralarını, ziynetlerini, altınlarını yatak odasının duvarının içine yaptırdığı, taş duvardan ayırt edilemeyen gizli kasada saklamıştı. Gazi, kasanın anahtarına sahip çıkmış, kimse bulamasın diye ahırda atların bağlandığı bağanın altına gizlemişti.
Cenaze defninden sonra eş dost, akraba, komşular taziye dileklerinde bulundular. Cafer evin büyüğü olduğunu göstermek ister gibi taziye kabulünün başına geçti. Ailenin koruyucu meleği havasını veriyordu insanlara. Cafer’in taziyede göstermiş olduğu yakın ilgi ve alakadan insanlar etkilenmiş içlerinden ona karşı minnet duymuşlardı. ‘Karaman’ın koyunu; sonra çıkar oyunu’ misali Cafer’in ikiyüzlülüğü de cemaat dağıldıktan sonra ortaya çıktı.
Cafer, Gazi’den kasanın anahtarını istedi. Gazi vermek istemedi ama Cafer tokadı yapıştırdı, Gazi’nin yanağına. Nimet Hanım Cafer’in gaddarlığını bildiği için çocuklarına zarar verir korkusuyla sesini çıkaramadı. Gazi anahtarı vermek zorunda kaldı. Cafer gizli kasayı açtı, tapuları, paraları, altınları, ziynet eşyalarını aldı, bez bir çantaya yerleştirdi, sırtına astı. Cafer’in gözü adeta dönmüştü, sağı solu araştırdı balya halinde yığılmış yünleri gördü, onlara da el koydu. Cafer’e kimse karşı koyamadı. Yetimlerin hakkını koruması gerekirken yetimlerin malına çökmüştü.
Yetimlerin haklarının ve mallarının korunması ve kollanmasının, kadim kültürümüzde, ayrı bir yeri vardır. Yetimlerin ezilmemesi, korunması gerekliliği toplumsal vicdanı temsil eder. Vicdan, merhamet, cömertlik, hayırseverlik bir toplumu ayakta tutan en önemli değer olarak karşımıza çıkmakta. Vicdanlı ve merhametli toplumların dünyaya ve insanların iç dünyasına hâkim olması beklenir. Vicdan yoksunu Cafer için ‘Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak karınlarını ateşle doldurur.’ Ayeti kerimesinin anlamı bile kifayet etmemişti maalesef.
ÖZER YILMAZ