Nimet Hanım insanların aşağılayıcı baskılarına ve linç girişimlerine maruz kalmış; linçten ve sefil yaşamadan kurtulmanın çaresini köyden kaçmakta bulmuştu.

Nimet Hanım gemileri yakmıştı, ölüm vardı ama dönüş asla olmayacaktı. Nimet Hanım evinden ayrılırken; yanına yükte hafif, değerde pahalı şeyleri almıştı. Şehirlerarası yola ulaşabilirse işi kolaylaşacaktı ama yanında iki küçük çocuğu vardı, onlara bir zarar gelmesinden korkuyordu.

Olayın geçtiği yıllarda köylerde, mezralarda, yaylalarda elektrik olmadığı gibi çevreyi aydınlatabilecek bir şeyde yoktu. Gece karanlığında ışık veren sadece gökyüzünde ki ay ve yıldızlar vardı.

Dolunay, bulutların arasından utanarak ışığını yansıtıyordu. Bulutların arkasında, gökyüzüne asılmış fener gibi duruyordu. Nimet Hanım dolunayın altın sarısı ışığı altında, melankolik bir ortamda yoluna devam ediyordu.

Çoban köpeklerinin ulumaları ile kurbağaların vıraklamalarımdan başka ses duyulmuyordu. Issızlık ortamın sahibi olmuş, bu ortam ruhların derinliklerinde korkunun hâkim olmasını sağlıyordu.

Uzun süre kucağında taşıdığı bebeği, kollarına ağırlık vermiş, taşınamayacak bir yük haline gelmişti, kolları yorgunluktan uyuşmaya başlamıştı.

Bu yükün kollarına verdiği ağırlıktan kurtulmak için kızını sırtına bağladı, Gazi’nin ise elinden tuttu yürümeye devam etti. Patika yollardan düşe kalka anayola ulaşmayı başarabildi.

Güneşin kızıl rengi, yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Sabah ayazının keskin soğuğu çekilecek gibi değildi. Açıkta kalmış ellere, buruna, kulaklara; deniz suyunun kıyıya çarptığı gibi çarpıyor, üşütüyor, köpek ısırığı gibi çekilmez bir sızı veriyordu.

Nimet Hanım’ın sırtına bağlı bebeği annesinin sıcaklığından yaralanıyor üşümüyordu ama Gazi’nin sığınabileceği bir gölgesi yoktu. Gazi’nin tek sığınağı sadece annesinin eli vardı ama o da üşümesini engelleyemiyordu. Bütün bu zorluklara rağmen gelecek ilk arabaya binecekler, meçhule doğru yol alacaklardı.

Beklemeye başladılar, birkaç kamyon geldi geçti, durmak isteyen oldu ama Nimet Hanım kamyonlara binmeye cesaret edemedi. Güneş ufuktan uzaklaşmış, kuşluk vakti gelmişti. Nihayet bir otobüs ufukta göründü.

Nimet Hanım bildiği bütün duaları içinden okudu, otobüsün durmasını umut etti, tereddüt içinde elini kaldırdı. Nimet Hanım’ın duası kabul olmuştu, kaptan hızını yavaşlattı, durdu, otobüsün kapısını açtı.

Muavin otobüsten atlayarak indi ‘Yolculuk nereye abla’

Nimet Hanım kekeleyerek tereddüt içinde ‘Siz nereye gidiyorsunuz?’

‘Abla, Bursa- İnegöl’e gidiyoruz.’

‘Tamam, bende oraya gidiyorum’ dedi.

Nimet Hanım, ürkekçe adımını otobüse attı, muavinin gösterdiği koltuğa oturdu. Yanında ki koltuk şansına boştu. Gazi’ye oturmasını söyledi.

Sırtında ki bebeği, Gazi ile kendisinin arasına boylu boyuna yatırdı. Derin bir oh çekti, içinde biriktirmiş olduğu sıkıntısını nefesiyle birlikte kendinden uzaklaştırmıştı, sanki.

Virajlı dağ yollarından geçtiler, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra ilçe merkezine geldiler. Durak olarak kullanılan baraka yapıların önünde otobüs durdu, yolcular inmeye başladı.

Nimet Hanım da indi. Muavine konaklayabileceği bir yer sordu. Muavin hanlar bölgesini gösterdi. Nimet Hanım, bebeğini kucağına aldı.

Gazi, Nimet Hanım’ın eteğinden tuttu, hanlara doğru yöneldiler, ilk gördüğü yapıdan içeriye girdiler. Han sahibi yardımsever birine benziyordu. Handa geçici olarak kalmak istediğini, aynı zamanda da iş aradığını söyledi.

Han sahibi, Demircioğulları Çiftliğinin kadın işçi aradığını, sahibini tanıdığını, isterse aracı olabileceğini söyledi.

Nimet Hanım, çiftlik işinde çalışabileceğini, eğer kabul edilirse her zaman dua edeceğini söyledi. Nimet Hanım birkaç geceyi handa geçirdi, sonrasında ise Demircioğulları Çiftliğinde işe başladı.

ÖZER YILMAZ