Son yıllarda yaşadıklarımızın en ürkütücü yanı yoksulluk, güvencesizlik, adaletsizlik değil; bunların artık olağan kabul edilmesi. İnsanların “idare ediyoruz” demesi, şikâyet etmemeyi erdem sanması, susmayı olgunluk sayması… Üstelik yaşanan yoksulluk sadece ülkemize özgü değil, yoksulluk küreselleşiyor.
· Eğitimde çocukların “hayata hazırlanması” adı altında erken yaşta çalışmaya, itaate, sessizliğe alıştırılması,
· Ailelerin çocuklarını korumaya çalışırken farkında olmadan sisteme teslim etmesi, dayanışmanın bir politik pratik olmaktan çıkıp hayırseverliğe indirgenmesi,
· “Şükür” dilinin, itirazın yerine geçirilmesi, gündelik hayatımızın sıradanları haline geldi. Oysa eskiden öyle miydi? Belki de bugün en radikal şey, normal denilene itiraz etmektir.
Gelin şimdi biraz dertleşelim:
Şunu merak ediyorum (retorik olarak soruyorum, cevap vermek zorunda değilsiniz): Senin çevrende insanlar en çok neye “alışmış” görünüyor?
· Çocukların erken büyümesine mi?
· Emeklerinin karşılığını alamamaya mı?
· Konuşmamaya, ses çıkarmamaya mı?
Ben şunu hissediyorum: İnsanlar artık kızgın değil, yorgun. Kızgınlık örgütlenir; yorgunluk kabullenir ve sistem tam da bunu istiyor.
Aile burada ilginç bir yerde duruyor. Bir yandan son sığınak, bir yandan da “aman sorun çıkmasın” diye suskunluğu öğreten ilk alan.
Aileyi suçlamak kolay ama haksızlık olur; çoğu aile sadece korumaya çalışıyor çocuğunu. Ama belki de soru şu: Çocuklarımızı bu hayata hazırlıyor muyuz, yoksa bu hayata teslim mi ediyoruz?
Gündelik Olanın İçindeki Politik Olan
Son zamanlarda büyük laflar havada uçuşuyor.
Büyük krizler, büyük tehditler, büyük analizler… Ama asıl soru çoğu zaman bu gürültünün içinde kayboluyor:
Bizim sıradan hayatımızda ne oluyor?
Evde, okulda, işte, mahallede… Küçük görünen ama aslında bütün düzeni ayakta tutan ya da çatlatan şeyler neler? Çünkü siyaset yalnızca mecliste, ekranlarda ya da seçim zamanlarında yapılmaz. Siyaset, gündelik hayatın içine çoktan yerleşmiştir. Biz fark etsek de etmesek de.
Eğitimde “Uyum” Denilen Şey Neye Uyum?
Bugün eğitimde en çok duyduğumuz kelimelerden biri “uyum”. Uyumlu öğrenci, uyumlu genç, uyum sorunu olan çocuk… Peki, neye uyum? Kalabalık sınıflara mı? Ezbere dayalı bir sisteme mi? Sorgulamamaya, itiraz etmemeye, sesini kısmaya mı?
Bir çocuk soru sorduğunda “zor” diye etiketleniyorsa, bir genç haksızlığa itiraz ettiğinde “problemli” sayılıyorsa, burada eğitimden değil, terbiyeden söz ediyoruz. Bu terbiye, itaatkâr bireyler üretmeyi amaçlayan politik bir tercihtir ve bu tercih, sınıfta başlar.
Herkes çocuğuna daha nitelikli bir eğitim aldırmak istiyor. Çünkü eğitim tarihsel olarak sınıf atlamanın en meşru ve kurumsal yolu olarak görülmüştür.
Özellikle sanayi toplumundan itibaren diploma, bireyin gelirini, statüsünü ve toplumsal hareketliliğini artıran bir araç olmuştur. Bu anlamda eğitim, alt sınıflardan gelen bireyler için önemli bir fırsat eşitleyici işlev görebilir.
Ancak günümüzde tablo daha karmaşık: Eğitim tek başına zenginleşme garantisi değildir. Diploma enflasyonu ve iş gücü piyasasındaki daralma nedeniyle yüksek eğitim her zaman yüksek gelir getirmeyebiliyor. Sosyal sermaye ve aile arka planı hâlâ güçlü belirleyicilerdir.
Aynı diplomaya sahip bireyler arasında bile başlangıç koşulları fark yaratabiliyor. Eğitim, salt ekonomik kazançtan ziyade kültürel sermaye, düşünme kapasitesi ve yaşam kalitesi açısından daha kalıcı bir zenginlik sağlar.
Kısacası; eğitim hâlâ sınıf atlamanın en güçlü araçlarından biridir; fakat tek başına yeterli değildir. Ekonomik yapı, fırsat eşitliği, bağlantılar ve girişimcilik gibi unsurlarla birlikte anlam kazanır. Gerçek zenginlik ise sadece gelir değil, bilgi, özgürlük ve seçenek sahibi olma kapasitesidir.
Unutmadan ekleyelim, eğitimin maliyeti ve vazgeçme maliyeti gün geçtikçe artmaktadır.
Eğitim yaşanılan ülkenin ekonomi politiğinden bağımsız ele alınamaz. Eğitimi tartışmak, ekonomiyi ve politikayı elbette ki gündelik hayatı da tartışmaktır. O halde buyurun tartışmaya. Tartışalım.
Ercan EROĞLU
Eğitim Bilimler Uzmanı, Araştırmacı