Bursa’da kitap fuarında bir kez görüşmüş ve “Felsefeden Acil Çıkış” kitabını alırken muhabbet etmiştim. Garip bir insan olarak uzaktan tanıdığım, kitabın yazarı Bülent Akyürek’ti. “Vefakarlık duygusuna” eşlik eden “ölümü üzerine hissettiğim acıyla” okuduğum bir kitap oldu.

Uzun bir yolculuk gibi, vasıtalar değiştirip gitmekti bu okuma serüveni. Sıfırıncı bölümden başlayan kitabın, uzunlu kısalı elli yedi bölümünü, elli yedi defa oturup kalkarak okuduğumda

Amerika ve İsrail’in İran’a saldırmaya başladığı günlerdi ve vakit Ramazan ayıydı. Kur’an ayı olan mübarek ay okuma konusunda ortak kabul etmiyordu sanki. Ramazan ayı Kur’an-ı Kerim'in indiği ay olunca baş meşguliyette o olmalıydı.

Başlayıp da bitirmemek gibi bir huyu kendime yasaklamış okur olarak birlikte okumaya mecbur kaldım.

Daha çok dini içerikli bir kitap olmasını beklerken, dini konulara neredeyse hiç dokunmayan ama hissettiren bir eser gibi geldi bana. Niye bu şekilde düşündüğümü aslında biliyorum. Çünkü dini, milli ve ahlaki değerleri roman tadında veren eserleri daha çabuk okuyor, faydalı buluyor ve tavsiye ediyorum.

Önümde 524 sayfadan müteşekkil uzun bir yolculuk görünüyordu. Satırların sıklığı, cümlelerin uzunlu-kısalı değişkenliği, her bir konudan/ kavramdan başka bir meseleye yorum yapışı, detayları kaçırmak istemeyişi, beynimizin alışılagelmiş roman kahramanlarının ötesine geçişi, hayata farklı bir yerden bakmaya çalışması... Benim gibi bir okuru sıkarken derinden bağlayışını fark ettim.

Yine alışkanlığım gereği; altını çizdiğim satırlar, yanına yıldız işareti koyduğum paragraflar, konu başlığı yazdığım bölümler bu kitapta da kendini gösterdi. Mesela: Altıncı bölüme (Ölüm Konusu) yazmışım. İşte bu bölümde “Satılık Adam” levhasını boynuna asıyor. Ve ölümle alakalı şu satırları okuyoruz.

“Düşündüm; insan sevmekten mahvolmuştum. İnsanlığa hizmet etmek istiyorsan insanlardan nefret edeceksin. Bir insanı öldürmenin en güzel yolu o insanı sevmekten geçiyormuş, çok geç anladım. Yaşamak için kaç kez ölmek istedim bilseniz!” (Sayfa 48-49)

Bu satırlar sizleri de düşündürmez mi? “Yazar, burada ne demek istiyor?” diye sadece gözlerinizle okuyamazsınız. Beyninizin kılcal damarları da harekete geçmez mi? Gidilecek daha çok yolunuz vardır, çok da fazla takılmazsınız böyle felsefî cümlelere.

Sonra şu anlam çıkar karşınıza: “Ölüm, sanatın en ölümsüz konusudur.” (Sayfa 49) Çarpılırsınız cümlenin büyük bir hakikati haykırışına. Sonra aynı sayfada başka satırlar dökülür karşınıza.

Size şunları okutur:

“İyi ama kutsal kitaplar, dinler, peygamberler, bizden mükemmel olmamızı istiyorlar!" diyorlar. Bizden mükemmel olmamızı değil, mükemmel kalmamızı istiyorlar, Biz zaten mükemmeldik, bozulduk, insanlıktan çıktık, en başa dönebilirsek mesele bitecek...” (sayfa 49)

İnsan bu satırları okuyunca biraz ümitvar oluyor. Biraz da suçu başkasında görmenin rahatlığını yaşıyor. Basit ama zor bir meseleyle karşı karşıya olduğunu da anlıyor.

Allah'tan başka, ilahlık taslayanların dünyasındayken insanın etine, kemiğine, düşüncesine müdahale eden, yönlendiren ve kendisine kulu kölesi yapmaya çalışan bu modern, seküler, çağdaş dünyada nasıl mükemmel kalabilecektik? İşte romanın okuyucusunu taşıdığı bu düşünsel derinlik, göz atarak okunabilecek bir kitap olmadığını hissettiriyor.

"Ölüm bizlere ıstırap, acı, ümitsizlik olsun diye verilmedi. Ölümü unutan milletler, medeniyetler suça; şiddete, uyuşturucuya, zulme, zalimliğe, hırsızlığa, adaletsizliğe yönelmedi mi? Bir gün öleceğini bilmek fikri; insanı törpüler, gereksiz hırslardan, biriktirme duygusundan arındırır.” (sayfa 49)

Yani roman kahramanları böyle düşününce okuyucu olarak sen de bir filozofa dönüşüyorsun. Çünkü çok fazla hareket/eylem yok fakat düşünce diyarında iğne atsan yere düşmeyecek derecede kalabalık düşünceler var.

Düşündürmeye devam eder altıncı bölüm:

"Kâr, zarar, fayda, ziyan bakışı ile hayata yönelen insanların vatan, millet, din, adalet, gelenek, merhamet duygusu kalır mı?” (sayfa 50)

İyi bir çıkarsama, ölüm hakikaten insanları belli bir çizgiye taşımakta. Ve okuyucu Satılık Adamın düşüncelerinden böyle, filozoflara taş çıkaracak cümleleri duyduğunda/okuduğunda yolculuk ne kadar uzun olursa olsun buna katlanması gerektiğine inanıyor zaten.

“Ölüm, hayatı yok etmez.” Ne diyeceksin şimdi bu cümleden sonra, elin ayağın kesiliyor. Hemen altındaki paragrafı okuyup bitiresi geliyor.

“Ölüm; insanın son lokması ve onu istemese de yiyecek, her nefis bir gün ölümü tadacak...”

Bu nasıl bir benzetmedir böyle “ölümün, son lokma” olarak anılması.

“Ölen adam; okur, yazar olmasa da bizden öndedir. Hiç bilmediğimiz, tatmadığımız o şeyi yaşamıştır. Evet, tecrübesi olmayan tek şeyi, ulaşamadığımız ölümü yaşamıştır!”

“Ölülerden, geriye ölürken yaşadıklarını anlatan kitap, şiir, film kalmaz. Bir avuç toprak bırakırlar geriye, anlayan anlasın diye.”

“Böyle şeyler düşünüyordum yine de ölmedim! Çok sevdiğim ölüm beni yaşamaya mahkum etti... Yoksa ömrün mü yetmedi ölmeye? Bilemiyorum...” (sayfa 50)

İnsanı/okuru en derinden etkileyecek böyle anlamları satırlarında barındıran bir kitabı nasıl elinizden bırakırsınız. Tüh keşke almasaydım, kalınmış, çok detaylı anlatıyormuş, cümleleri sıkıcıymış vb. bütün bu bahanelerin hepsi bir kıyıda kalıyor ve siz sayfa sayfa yürüyorsunuz “Satılık Adam”la beraber.

Bir dünya klasiği olacak dediği “Satılık Adam” eseri, yazarın 25 yılda tamamladığı ve bu sebeple bazen cümle yapısında bazen de üslup farklılığında hissettiğim bir boyutu düşündürdü bana.

Bir edebiyat öğretmeni olarak romanın kurgusuna, kahramanlarına, onları betimleyişine, çevre ve zamanla alakalı tasvirlerine ve üslubuna elimden geldiğince dikkat etmeye çalıştım. Romandan aklımda kalan 3-5 tane karakter oldu

Dert Babası, Ateş Abi... İlk günlerde okuduğum için pek bir şey hatırlamıyorum. Ekmek içi dönercilik yapıyordu sanırım sahilde.

Kapadığı köşeden gol yiyen ve sevgilisinin gözünden düşen kalecimiz Cumali... Kaldığı bekar evinde güvercin pislikleri toplayarak geçinmeye çalışan ama “Biz güvercin boku mafyasıyız, bize haraç verilmeden kimse İstanbul'da güvercin boku toplayıp satamaz!” sözlerini duyarak dövüldükten sonra kafasına iki kurşun sıkılarak öldürülen Cumali’nin ev sahibi Râşit Bey...

Kasaplardan topladığı sakatat, et ve kemiklerle 30-40 tane sokak kedisini ve köpeğini besleyen, ve öldükten sonra cesedini kedi köpeklere yedirmesini tavsiye eden Deli Behiye...

Köpeklerin beşincisi diye bahsedilen bu köpeklerden biri...

Kendi villasında zorla hapis tuttuğu Dert Babasının uzun bir suskunluk döneminden sonra çok etkileyici bir kitap yazacağına inanan, zengin medya patronu kaprisli Fehmi Bey...

Boş kaldığı zamanlarda villanın bahçesindeki armut ağacının dibinde sigara içen ve tek başına yaşarken bir gün villada ölüsü bulunan Fehmi Bey’e hizmet eden uşak...

Kitabının sonunda bir mezarlık oluşuyor sanki... Fehmi Bey, Deli Behiye, Cumali... Bu mezarlıkta ebedi hayatlarını yaşıyorlar. Geride Dert Babası, (büyük ihtimal yazarın kendisidir) kediler ve köpekler kalıyor.

Neyi, ne kadar, nasıl yazsam da bir türlü tam manasıyla anlatamayacağım bu hacimli kitabı, ağır ağır okumanızı ve bazı güzel cümleleri düşünsel dünyanıza nakşetmenizi tavsiye ederim. SATILIK ADAM’I ALDIM VE OKUDUM

Bursa’da kitap fuarında bir kez görüşmüş ve “Felsefeden Acil Çıkış” kitabını alırken muhabbet etmiştim. Garip bir insan olarak uzaktan tanıdığım, kitabın yazarı Bülent Akyürek’ti. “Vefakarlık duygusuna” eşlik eden “ölümü üzerine hissettiğim acıyla” okuduğum bir kitap oldu.

Uzun bir yolculuk gibi, vasıtalar değiştirip gitmekti bu okuma serüveni. Sıfırıncı bölümden başlayan kitabın, uzunlu kısalı elli yedi bölümünü, elli yedi defa oturup kalkarak okuduğumda

Amerika ve İsrail’in İran’a saldırmaya başladığı günlerdi ve vakit Ramazan ayıydı. Kur’an ayı olan mübarek ay okuma konusunda ortak kabul etmiyordu sanki. Ramazan ayı Kur’an-ı Kerim'in indiği ay olunca baş meşguliyette o olmalıydı.

Başlayıp da bitirmemek gibi bir huyu kendime yasaklamış okur olarak birlikte okumaya mecbur kaldım.

Daha çok dini içerikli bir kitap olmasını beklerken, dini konulara neredeyse hiç dokunmayan ama hissettiren bir eser gibi geldi bana. Niye bu şekilde düşündüğümü aslında biliyorum. Çünkü dini, milli ve ahlaki değerleri roman tadında veren eserleri daha çabuk okuyor, faydalı buluyor ve tavsiye ediyorum.

Önümde 524 sayfadan müteşekkil uzun bir yolculuk görünüyordu. Satırların sıklığı, cümlelerin uzunlu-kısalı değişkenliği, her bir konudan/ kavramdan başka bir meseleye yorum yapışı, detayları kaçırmak istemeyişi, beynimizin alışılagelmiş roman kahramanlarının ötesine geçişi, hayata farklı bir yerden bakmaya çalışması... Benim gibi bir okuru sıkarken derinden bağlayışını fark ettim.

Yine alışkanlığım gereği; altını çizdiğim satırlar, yanına yıldız işareti koyduğum paragraflar, konu başlığı yazdığım bölümler bu kitapta da kendini gösterdi. Mesela: Altıncı bölüme (Ölüm Konusu) yazmışım. İşte bu bölümde “Satılık Adam” levhasını boynuna asıyor. Ve ölümle alakalı şu satırları okuyoruz.

“Düşündüm; insan sevmekten mahvolmuştum. İnsanlığa hizmet etmek istiyorsan insanlardan nefret edeceksin. Bir insanı öldürmenin en güzel yolu o insanı sevmekten geçiyormuş, çok geç anladım. Yaşamak için kaç kez ölmek istedim bilseniz!” (Sayfa 48-49)

Bu satırlar sizleri de düşündürmez mi? “Yazar, burada ne demek istiyor?” diye sadece gözlerinizle okuyamazsınız. Beyninizin kılcal damarları da harekete geçmez mi? Gidilecek daha çok yolunuz vardır, çok da fazla takılmazsınız böyle felsefî cümlelere.

Sonra şu anlam çıkar karşınıza: “Ölüm, sanatın en ölümsüz konusudur.” (Sayfa 49) Çarpılırsınız cümlenin büyük bir hakikati haykırışına. Sonra aynı sayfada başka satırlar dökülür karşınıza.

Size şunları okutur:

“İyi ama kutsal kitaplar, dinler, peygamberler, bizden mükemmel olmamızı istiyorlar!" diyorlar. Bizden mükemmel olmamızı değil, mükemmel kalmamızı istiyorlar, Biz zaten mükemmeldik, bozulduk, insanlıktan çıktık, en başa dönebilirsek mesele bitecek...” (sayfa 49)

İnsan bu satırları okuyunca biraz ümitvar oluyor. Biraz da suçu başkasında görmenin rahatlığını yaşıyor. Basit ama zor bir meseleyle karşı karşıya olduğunu da anlıyor.

Allah'tan başka, ilahlık taslayanların dünyasındayken insanın etine, kemiğine, düşüncesine müdahale eden, yönlendiren ve kendisine kulu kölesi yapmaya çalışan bu modern, seküler, çağdaş dünyada nasıl mükemmel kalabilecektik? İşte romanın okuyucusunu taşıdığı bu düşünsel derinlik, göz atarak okunabilecek bir kitap olmadığını hissettiriyor.

"Ölüm bizlere ıstırap, acı, ümitsizlik olsun diye verilmedi. Ölümü unutan milletler, medeniyetler suça; şiddete, uyuşturucuya, zulme, zalimliğe, hırsızlığa, adaletsizliğe yönelmedi mi? Bir gün öleceğini bilmek fikri; insanı törpüler, gereksiz hırslardan, biriktirme duygusundan arındırır.” (sayfa 49)

Yani roman kahramanları böyle düşününce okuyucu olarak sen de bir filozofa dönüşüyorsun. Çünkü çok fazla hareket/eylem yok fakat düşünce diyarında iğne atsan yere düşmeyecek derecede kalabalık düşünceler var.

Düşündürmeye devam eder altıncı bölüm:

"Kâr, zarar, fayda, ziyan bakışı ile hayata yönelen insanların vatan, millet, din, adalet, gelenek, merhamet duygusu kalır mı?” (sayfa 50)

İyi bir çıkarsama, ölüm hakikaten insanları belli bir çizgiye taşımakta. Ve okuyucu Satılık Adamın düşüncelerinden böyle, filozoflara taş çıkaracak cümleleri duyduğunda/okuduğunda yolculuk ne kadar uzun olursa olsun buna katlanması gerektiğine inanıyor zaten.

“Ölüm, hayatı yok etmez.” Ne diyeceksin şimdi bu cümleden sonra, elin ayağın kesiliyor. Hemen altındaki paragrafı okuyup bitiresi geliyor.

“Ölüm; insanın son lokması ve onu istemese de yiyecek, her nefis bir gün ölümü tadacak...”

Bu nasıl bir benzetmedir böyle “ölümün, son lokma” olarak anılması.

“Ölen adam; okur, yazar olmasa da bizden öndedir. Hiç bilmediğimiz, tatmadığımız o şeyi yaşamıştır. Evet, tecrübesi olmayan tek şeyi, ulaşamadığımız ölümü yaşamıştır!”

“Ölülerden, geriye ölürken yaşadıklarını anlatan kitap, şiir, film kalmaz. Bir avuç toprak bırakırlar geriye, anlayan anlasın diye.”

“Böyle şeyler düşünüyordum yine de ölmedim! Çok sevdiğim ölüm beni yaşamaya mahkum etti... Yoksa ömrün mü yetmedi ölmeye? Bilemiyorum...” (sayfa 50)

İnsanı/okuru en derinden etkileyecek böyle anlamları satırlarında barındıran bir kitabı nasıl elinizden bırakırsınız. Tüh keşke almasaydım, kalınmış, çok detaylı anlatıyormuş, cümleleri sıkıcıymış vb. bütün bu bahanelerin hepsi bir kıyıda kalıyor ve siz sayfa sayfa yürüyorsunuz “Satılık Adam”la beraber.

Bir dünya klasiği olacak dediği “Satılık Adam” eseri, yazarın 25 yılda tamamladığı ve bu sebeple bazen cümle yapısında bazen de üslup farklılığında hissettiğim bir boyutu düşündürdü bana.

Bir edebiyat öğretmeni olarak romanın kurgusuna, kahramanlarına, onları betimleyişine, çevre ve zamanla alakalı tasvirlerine ve üslubuna elimden geldiğince dikkat etmeye çalıştım. Romandan aklımda kalan 3-5 tane karakter oldu

Dert Babası, Ateş Abi... İlk günlerde okuduğum için pek bir şey hatırlamıyorum. Ekmek içi dönercilik yapıyordu sanırım sahilde.

Kapadığı köşeden gol yiyen ve sevgilisinin gözünden düşen kalecimiz Cumali... Kaldığı bekar evinde güvercin pislikleri toplayarak geçinmeye çalışan ama “Biz güvercin boku mafyasıyız, bize haraç verilmeden kimse İstanbul'da güvercin boku toplayıp satamaz!” sözlerini duyarak dövüldükten sonra kafasına iki kurşun sıkılarak öldürülen Cumali’nin ev sahibi Râşit Bey...

Kasaplardan topladığı sakatat, et ve kemiklerle 30-40 tane sokak kedisini ve köpeğini besleyen, ve öldükten sonra cesedini kedi köpeklere yedirmesini tavsiye eden Deli Behiye...

Köpeklerin beşincisi diye bahsedilen bu köpeklerden biri...

Kendi villasında zorla hapis tuttuğu Dert Babasının uzun bir suskunluk döneminden sonra çok etkileyici bir kitap yazacağına inanan, zengin medya patronu kaprisli Fehmi Bey...

Boş kaldığı zamanlarda villanın bahçesindeki armut ağacının dibinde sigara içen ve tek başına yaşarken bir gün villada ölüsü bulunan Fehmi Bey’e hizmet eden uşak...

Kitabının sonunda bir mezarlık oluşuyor sanki... Fehmi Bey, Deli Behiye, Cumali... Bu mezarlıkta ebedi hayatlarını yaşıyorlar. Geride Dert Babası, (büyük ihtimal yazarın kendisidir) kediler ve köpekler kalıyor.

Neyi, ne kadar, nasıl yazsam da bir türlü tam manasıyla anlatamayacağım bu hacimli kitabı, ağır ağır okumanızı ve bazı güzel cümleleri düşünsel dünyanıza nakşetmenizi tavsiye ederim.

AHMET TAŞTAN