2025 yılı, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda jeopolitik, ekolojik ve siyasal düzlemlerde eş zamanlı krizlerle karşı karşıya olduğunu bir kez daha gösterdi.
2026 yılının ilk çeyreğinde ortaya çıkan tablo, küresel ekonominin büyümeye devam etmesine rağmen yapısal bir güç kaybı yaşadığını ortaya koyuyor.
Riskler artarken çözüm kapasitesi daralıyor; küresel sistem büyüyor ama istikrar üretme kabiliyetini giderek yitiriyor. Bu durum, var olan küresel sistemin tarihsel gelişimi içinde yeni bir kırılma dönemine işaret ediyor.
Son yıllarda küresel risk analizleri, ekonomik göstergelerden çok daha geniş bir kriz alanını ortaya koyuyor. Jeo-ekonomik rekabet, devlet temelli silahlı çatışmalar, iklim krizinin yarattığı aşırı hava olayları ve derinleşen toplumsal kutuplaşma, çağımızın temel risk başlıkları olarak öne çıkıyor.
Bu risklerin ortak özelliği, kapitalist sistemin yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda güç politikaları ve devletlerarası rekabet aracılığıyla şekillenmesidir.
Küresel ekonomi artık yalnızca üretim ve ticaret alanında değil; teknoloji, enerji, veri ve finans üzerinde kurulan yeni tahakküm ilişkileri üzerinden yeniden örgütlenmektedir.
Uluslararası ekonomik kuruluşların verileri de bu tabloyu doğruluyor. Küresel ekonomi büyümeye devam ediyor ancak büyüme hızı tarihsel ortalamaların belirgin biçimde altında.
1990’lı ve 2000’li yılların yüzde 4–5 bandındaki büyüme temposu artık geride kalmış görünüyor. Günümüzde küresel büyüme oranları yüzde 3 civarında seyrediyor.
Bu oran teknik olarak pozitif olsa da, küresel ekonominin ihtiyaç duyduğu genişleme hızının altında kalmaktadır. Bu nedenle günümüz ekonomik sistemi “büyüyen ama güç kaybeden” bir sistem görünümü sergiliyor.
Bu zayıflamanın arkasında birkaç temel dinamik bulunuyor. İlk olarak, 2008 küresel finans krizinin yarattığı yapısal hasar hâlâ tam anlamıyla onarılmış değildir.
Kriz sonrası dönemde dünya ekonomisi, düşük faiz politikaları, genişletici para politikaları ve artan kamu borçlanması yoluyla ayakta tutuldu.
Ancak bu model, üretken yatırımlardan çok finansal genişlemeye dayandığı için uzun vadede sürdürülebilir bir büyüme yaratamadı.
Küresel borç stoku tarihsel zirvelere ulaştı ve faiz oranlarının yükseldiği bir ortamda bu borç yükü ekonomiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaya başladı.
İkinci önemli dinamik, kapitalist sistemin içsel çelişkilerinden biri olan kârlılık sorunudur. Kâr oranlarının düşme eğilimi, günümüzde yeniden tartışılmaktadır.
Kâr oranlarının zayıfladığı bir ortamda sermaye yatırımları azalır, üretim genişlemesi sınırlanır ve ekonomik büyüme yavaşlar.
Son yıllarda bu eğilim, finansallaşma, ucuz emek bölgelerine üretim kaydırma ve küresel değer zincirlerinin genişletilmesi yoluyla geçici olarak dengelenmişti. Ancak bugün bu mekanizmaların sınırlarına ulaşılmış görünmektedir.
Bu ekonomik gerilimler, küresel ölçekte yeni bir güç mücadelesiyle iç içe geçmiştir. Özellikle Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet, dünya sisteminin geleceğini belirleyen temel dinamiklerden biri haline gelmiştir.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin tartışmasız liderliği altında şekillenen tek kutuplu dünya düzeni giderek aşınmaktadır. Çin’in son yıllarda gerçekleştirdiği hızlı sanayileşme ve teknolojik ilerleme, küresel güç dengelerinde önemli bir değişime yol açmıştır.
Bugün Çin yalnızca dünyanın en büyük üretim merkezlerinden biri değil; aynı zamanda yapay zekâ, yarı iletken teknolojileri, yenilenebilir enerji ve altyapı yatırımları gibi stratejik alanlarda ABD ile rekabet eden bir güç konumundadır.
Bu durum, küresel ekonomide yeni bir bloklaşma sürecini tetiklemektedir. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları ve yatırım kısıtlamaları bu rekabetin en görünür araçlarıdır. Özellikle yarı iletken teknolojileri ve yüksek teknoloji üretimi, iki güç arasındaki stratejik çekişmenin merkezine yerleşmiştir.
ABD açısından mesele yalnızca ekonomik rekabet değildir; aynı zamanda küresel hegemonya meselesidir. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası ekonomik düzen, büyük ölçüde ABD’nin finansal ve askeri gücü üzerine inşa edilmişti.
Ancak Çin’in yükselişi bu düzenin istikrarını sorgulatmaktadır. Bu nedenle ABD son yıllarda küreselleşmenin serbest ticaret modelinden kısmen uzaklaşarak daha korumacı ve stratejik bir ekonomik politika izlemeye başlamıştır.
Tedarik zincirlerini yeniden yapılandırma, kritik teknolojileri ülke içinde üretme ve müttefik ülkelerle yeni ekonomik bloklar kurma girişimleri bu stratejinin parçasıdır.
Bu süreç yalnızca iki ülke arasındaki bir rekabet olarak kalmamaktadır. Rusya ile Batı arasındaki gerilim, Orta Doğu’daki savaş dinamikleri ve küresel enerji rekabeti de dünya sistemindeki güç mücadelesini derinleştirmektedir.
Küreselleşmenin önceki döneminde üretim ağları ve ticaret ilişkileri daha entegre bir yapı sergilerken, bugün dünya ekonomisi giderek daha parçalı ve bloklara ayrılmış bir görünüme doğru ilerlemektedir.
Sonuç olarak 2026 yılı, dramatik bir küresel çöküş yılı olmayabilir. Ancak mevcut eğilimler kapitalist dünya sisteminin yeni bir dönüşüm dönemine girdiğini göstermektedir.
Ekonomik büyüme yavaşlamakta, jeopolitik rekabet sertleşmekte ve küresel düzen giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Bu koşullar altında dünyanın çoklu krizleri yönetme kapasitesi giderek daha fazla sorgulanmaktadır.
Hele aklı dilinin ucunda ve pedofili suçlamalarını örtbas etmek için İran’a saldıran çılgın bir liderliğin öncülüğünde savaş makinesi gibi davranan ADB’nin, dünyada tesis ettiği hegemonik gücü kaybetmemek için her şeyi yapabilme potansiyelini barındırması dünya için büyük tehdit.
Asıl mesele şudur; kapitalist sistem bu krizleri yeniden yapılandırarak aşabilecek mi?
Yoksa bu krizler dünya ekonomisinin ve küresel güç dengelerinin daha köklü bir dönüşümüne mi yol açacaktır?
Bu sorunun cevabı, yalnızca ekonomik göstergelerle değil; aynı zamanda devletlerarasındaki rekabetin, toplumsal mücadelelerin ve yeni siyasal projelerin nasıl şekilleneceğiyle belirlenecektir.
Okuma Önerisi: Modern Dünya Sistemi, Immanuel Wallerstein
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı
Kaynak: gencgazete.net