Geçenlerde eski bir sandalyeyi tamire götürdüm. Usta, ayağını düzeltti, vidalarını sıktı, cilasını yeniledi. İşini bitirince gülerek dedi ki: "Abi, bu sandalye senden uzun yaşar." Doğru söyledi. Çünkü bazı eşyaların ömrü insanlardan uzundur. Sonra düşündüm...

Bizim siyasette de bazı koltuklar sahiplerinden daha uzun ömürlü değil mi? Hatta bazen öyle bir manzara çıkıyor ki ortaya, insan koltuğun mu siyasetçiyi taşıdığını, siyasetçinin mi koltuğu taşıdığını anlayamıyor.

Türk siyasetinin en büyük icatlarından biri belki de budur: Kaybetme sanatını öğrenmeden kazanma iddiasını sürdürmek. Normal hayatın kuralları farklıdır. Bir esnaf müşterisini kaybederse nedenini araştırır. Bir öğretmen öğrencisinin başarısızlığını sorgular. Bir teknik direktör üst üste mağlubiyet alınca istifayı düşünür. Ama siyaset öyle bir alan haline geldi ki bazen başarısızlık, sorumluluk doğurmak yerine mazeret üretim merkezine dönüşüyor.

Seçim kaybediliyor, analizler yapılıyor, raporlar hazırlanıyor, toplantılar düzenleniyor. Fakat bütün bu faaliyetlerin sonunda ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı biçimde aynı oluyor: Herkes suçlu. Bir kişi hariç!

Eskiden büyüklerimiz "emanet" kelimesini çok kullanırdı. Muhtarlık emanetti. Belediye başkanlığı emanetti. Milletvekilliği emanetti. Parti yöneticiliği emanetti. Emanetin doğasında geçicilik vardır.

Bugün sizde olur, yarın başkasında. Tıpkı nöbet gibi. Tıpkı bayrak yarışı gibi. Ama son yıllarda emanetten çok mülkiyet duygusu öne çıktı. Makamlar geçici görev olmaktan uzaklaşıp kişisel alanlara dönüşmeye başladı. Öyle ki bazen insan, bazı siyasetçilerin görev yaptıklarını değil, görev yerlerinde ikamet ettiklerini düşünüyor. Ceylan derisi koltuklar çok yumuşak, fırından yeni çıkmış İzmir gevreği gibi sıcacık…

Allah uzun ömürler versin sevgili babamın bir sözü vardır. "Bir yere oturmayı herkes bilir oğlum; marifet zamanı gelince kalkabilmektir." Babam bu sözü günlük hayat için söylerdi.

Bugün ise siyaseti anlatıyor. Çünkü demokrasilerde liderlik yalnızca öne çıkabilme cesareti değildir. Geri çekilebilme olgunluğudur da. Yeni insanlara alan açabilmektir. Kendisinden sonrakilerin önünü kapatmamak, tam tersine açabilmektir. Tarih kitaplarına baktığınızda saygıyla anılan birçok siyasetçinin ortak özelliği budur. Sadece nasıl geldikleri değil, nasıl gittikleri de hatırlanır.

Bazen bir lideri büyüten şey iktidarı değil, vedası olur. Bizde ise vedalar giderek azalıyor. Siyasetçiler sahneden inmiyor, inseler bile kuliste bekliyorlar. Kulisten ayrılsalar bile perde arkasında dolaşıyorlar. Perde arkasından çıksalar bile gölgeleri sahnede kalıyor. Sanki siyaset bir kamu görevi değil de ömür boyu sürecek bir üyelik. Oysa toplum değişiyor.

Yeni kuşaklar geliyor.

Yeni sorunlar ortaya çıkıyor.

Dünya dönüşüyor.

Siyasetin de buna ayak uydurması gerekiyor.

Demokrasinin güzelliği tam da burada saklıdır.

Hiç kimse vazgeçilmez değildir,

Hiçbir koltuk kutsal değildir,

Hiçbir makam ebedî değildir.

Milletin verdiği yetki kadar vardır, millet geri aldığında sona erer!

Bu gerçeği kabul etmek demokrasiye duyulan saygının ilk şartıdır. Aksi halde seçimler yalnızca kazanıldığında anlamlı, kaybedildiğinde tartışmalı hale gelir. Bu da siyaseti olgunlaştırmaz; yorar. Belki de bugün Türk siyasetinin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni programlar, yeni sloganlar ya da yeni kampanyalar değildir. Belki ihtiyaç duyulan şey çok daha eski, çok daha sade bir siyasi ahlaktır, yurttaşa hesap vermektir, erdemdir.

Demokrasi yalnızca iktidara gelme rejimi değildir. Demokrasi, gerektiğinde koltuğu bırakabilme medeniyetidir. Bu medeniyet güçlendikçe kurumlar güçlenir. Kurumlar güçlendikçe kişiler küçülmez; aksine büyür. Ama koltuklar kişilerin önüne geçtiğinde, siyaset hizmet olmaktan çıkar. Ülke yavaş yavaş farkına varmadan bir yere dönüşür:

Makamların geçici,

İhtirasların kalıcı olduğu bir Koltuk Cumhuriyeti'ne...

Okuma Önerisi: Siyasi İtaat İçin Ebedi Yöntembilim, Etienne de la Boetie

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]