Vefa; “ Sözünde durma, borcunu ödeme, sevgide ve dostlukta bağlılık gösterme, kendisine iyilik dokunanı veya sevdiklerini unutmama anlamına gelen bir kavramdır.
Birine verilen bir sözün arkasında durulması, sevdiklerine, dostlarına olan sevgide devamlılığını sürdürmek, yapılan iyiliği hatırda tutup nankör davranmamaktır.
Tasavvufî bakış açısında vefa kavramı ise; “ Kulun bütün varlığı ile Allah’a yönelmesi, elest bezminde verdiği sözü unutmaması, Rabbi dışında tüm masiva( dünyalığı) kalbinden çıkararak ezeldeki sadakatini korumasıdır.
Gerçek anlamda vefa; kulun Rabbini her an hatırda tutup hayatının merkezine Mevla’sına olan muhabbetini ve O’nun rızasını koymasıdır. Başına gelen musibet, bela ve sıkıntıda bu idrakle yol alması, verdiği misakın arkasında durarak istikametini bozmamasıdır.
Dünya denilen fani hayatta bir yanımız çiçek açarken diğer yanımızın yaprak dökümü yaşadığı aşikârdır. Kulun vefası kokladığı çiçeklerin zevkinde iken değil, yaslandığı ağacın yaprakları dökülürken belli olmaktadır. En güzel anlarımızda sevinç naraları atıp şükür secdesine kapanıyorsak bu elbette mühimdir.
Ancak en zor anlarımızda gönlümüz hezeyanda, gözümüz yaşlı iken alnımız secdeye gidiyorsa işte o vakit kul Rabbine vefalıdır. Zahmetler, sıkıntılar, dertler, kederler ömür yolculuğumuzun her aşamasında karşımıza çıkacak engebe ve çukurlardır.
Dünyadan cennet olmasını beklemek sadece saçma bir hülyadan ibarettir. Önemli olan bizim ahdimize karşı vefamızdır. Kul acizliğimizle sözümüze sadık olmak için uğraşıyor muyuz yoksa ilk rüzgârda bir yaprak misali savrulup kayboluyor muyuz? Sorunun cevabı içinde saklı iken anlamak için dinlemek gerekir…
Kâinatın kitabında müminlerin özellikleri anlatılırken “ ahitlerine ve emanetlerine riayet eden kimseler” vurgusu yapılırken ahde vefanın imanın bir gereği olduğu açıkça beyan edilmektedir. Rahmet Elçisi ise münafıkları tanımlarken; “ sözünde durmaz, emanete ihanet eder ve yalan söylerler”, diyerek açıklamış, Müslüman da bu üç özelliğin bulunamayacağı ifade etmiştir.
En Sevgili ömrü boyunca da sadakatin, eminliğin, vefanın timsali olarak inananlara örnek olmuş, vefalı olmanın bir sünnet olduğunu, hayatın en mühim parçası olduğunu yaşayarak göstermiştir. Kendisine dünyalık makam mevki mal teklif eden müşriklere “ bir elime ayı bir elime güneşi verseniz dahi bu davadan vazgeçmem”, diyerek Rabbine vefasını,
Eşinin vefatından yıllar sonra kendisini ziyarete gelen eşinin arkadaşına hürmet göstererek eşine vefasını, sütannesinin seneler sonraki ziyaretinde ona güzel muamele ve ikramla davranarak iyiliğe vefasını görürüz. Hayatının her aşaması vefanın incileri ile doludur. Bizim Peygamberimize vefamız ise O’nun ahlakı ile ahlaklanarak hayatımızı O’nun sünneti ile şekillendirmektir.
Kâinatın Sahibi ise “Kâinatta Allah’tan daha çok ahdine vefa gösteren kim vardır?( Tevbe Suresi; 111)Ayeti ile samimi kullarını asla yarı yolda bırakmayacağı açıkça beyan etmiştir. Rahmet Elçisi sadık dostu Ebubekir ile Sevr’de saklanırken, sadakat timsali hicret arkadaşı, Efendimize bir şey olursa diye korkarken, En Sevgilinin Rabbinin vefasına itimadı tamdı.
“ Üzülme, Allah bizimle, diyerek dostunu teselli etmişti. Kâinat kitabında Halilullah diye anılan Hz. İbrahim, Nemrut tarafından ataşe atılırken kendisine gelen meleğin yardımını kabul etmemiş, “ Halimi Rabbim biliyor, ben ancak Ona dayanırım diyerek Hakkın vefasına güvenmiştir.
Sadakat Sevdiğinden gelen sefaya da cefaya da aynı bakabilmekle, ona olan muhabbeti hatırda tutup rızaya erebilmektedir. İmtihana tutulmayan aşkın sevda olmayacağı aşikârken sadakat sahibine de ahde vefa yakışır…
Sözün özü; “ Vefa hatırlamak değil; hiç unutmamaktır! Kibrin, enaniyetin, öfkenin ve cehaletin pis kokusu etrafı sarmışken sana aşkın ve samimiyetin en güzel kokusunu tattıranı unutmamaktır. Vefa verilen gayreti, gösterilen lütfu unutmamaktır. Vefa denilen kıymeti cihana denk şiar; aşk ateşi olup da gönüllerde yanmaktır. Zira bizi Rabbimize de kendimize de sevdiklerimize de döndüren ancak ve ancak vefadır!” ( VEFA SULTAN)
Sevda ÇEVİK