Farkında mısınız? Yoksulluk küresel bir boyut kazanıyor ve sanırım bu durum hem dünya hem de ülkemiz için kalıcılaşacak. Bunun kabahati de büyük oranda neoliberal ekonomi politikaları!

Bir toplumda yoksulluk, yetişkinlerin gelir kaybıyla sınırlı değildir. Yoksulluğun asıl faturası, hayatına henüz başlamış çocukların önüne konulan eşitsiz başlangıç koşullarında ortaya çıkar. Yeterince beslenemeyen, kendine ait odası, kütüphanesi hatta kitabı olmayan soğuk bir evde ders çalışan, ailesinin ekonomik koşulları edeniyle kültürel etkinliklere katılamayan veya eğitimini sürdürmek için çalışmak zorunda kalan çocuk, yalnızca bugünün imkânlarından mahrum kalmaz; gelecekteki seçenekleri de daralır.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfının (TEPAV) Mayıs 2024 tarihli Türkiye’de Çocuk Yoksulluğu: Mevcut Durum ve Riskler başlıklı değerlendirme notu, bu yapısal sorunun boyutlarını ortaya koymaktadır. Türkiye’de milyonlarca çocuk yoksulluk içinde büyüyor. Araştırmaya göre, 2023 yılında 17 yaşını doldurmamış yaklaşık 7 milyon çocuk, yoksul kabul edilen ailelerde yaşıyordu. Bu, Türkiye’deki her 100 çocuktan yaklaşık 31’inin yoksulluk içinde yaşadığı anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle, yaklaşık her üç çocuktan biri yoksul.

2022 yılı için yoksulluk sınırı, yoksul çocuk sayısı yaklaşık 9,6 milyon. Bu hesaplamaya göre çocukların yüzde 42,4’ü yoksulluk içinde yaşıyor; yani her 10 çocuktan yaklaşık 4’ü yoksul kabul ediliyor.

TÜİK’in 2025 yılında yayımladığı yoksulluk ve yaşam koşulları istatistikleri, sorunun sürdüğünü göstermektedir. Buna göre 0-17 yaş grubunun yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındadır. Bu oran, 2024 yılı için açıklanan yüzde 38,9 düzeyinden düşük olsa da çocukların üçte birinden fazlasının risk altında bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Aynı istatistiklerde maddi yoksunluk yaşayan çocukların oranı 2024’teki yüzde 30,4’ten 2025’te yüzde 27,2’ye gerilemiştir. Bu iyileşme önemlidir; ancak maddi yoksunluğun çocukların dörtte birinden fazlasını etkilemesi, sorunun çözüldüğü anlamına gelmez.

Üstelik yoksulluk, yalnızca çocukların ne kadar paraya sahip olduklarıyla ölçülemez. Yeterli ve dengeli beslenebilmek, barınma ve ısınma ihtiyaçlarını karşılamak, eğitim araçlarına ulaşmak, arkadaşlarıyla sosyal etkinliklere katılabilmek ve güvenli bir çevrede büyümek de çocukların yaşam kalitesinin öğeleridir. Hane gelirindeki yetersizlik bu alanların birçoğunu aynı anda etkilediğinde yoksulluk, geçici bir ekonomik sıkıntı olmaktan çıkarak çocukluğun bütününe yayılan bir eşitsizliğe dönüşür.

TEPAV araştırmasının ortaya koyduğu en çarpıcı bulgulardan biri, çocuk yoksulluğunun Türkiye coğrafyasında eşit dağılmamasıdır. Araştırmaya göre 2022 yılında yoksul çocukların yüzde 28,4’ü Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşamaktadır. Şanlıurfa ve Diyarbakır’ın yer aldığı bölgede çocuk yoksulluğu oranı yüzde 77,6’ya ulaşmaktadır.

Bu tablo, yoksulluğun yalnızca bireysel gelirle açıklanamayacağını göstermektedir. İş olanaklarının sınırlılığı, üretimin düşük katma değerli sektörlerde yoğunlaşması, kamusal hizmetlere erişimdeki farklılıklar ve eğitim altyapısındaki eşitsizlikler birbirini beslemektedir. Çocuğun yaşadığı yer, okulunun imkânlarını, ailesinin gelir kaynaklarını ve gelecekteki çalışma seçeneklerini etkileyebilmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yoksulluğun nedenini ailelerin çocuk sayısına veya bireysel tercihlerine indirgememektir. Bölgesel eşitsizlikleri yaratan ekonomik ve toplumsal koşullar göz ardı edildiğinde sorumluluk, yoksullukla mücadele etmek zorunda kalan ailelerin üzerine bırakılmış olur. Oysa çocukların eşit yaşam koşullarına kavuşması, kamusal kaynakların ve kalkınma yatırımlarının nasıl dağıtıldığıyla doğrudan ilişkilidir.

Eğitim, çocuk yoksulluğunun kuşaklar arasında aktarılmasını engelleyebilecek en önemli kamusal araçlardan biridir. Ancak okulun varlığı tek başına fırsat eşitliği sağlamaz. Çocuğun yeterli beslenemediği, evinde ders çalışacak uygun bir ortam bulamadığı, internet ve eğitim materyallerine erişemediği koşullarda eğitim hakkı hukuken mevcut olsa bile fiilen sınırlandırılabilir.

TEPAV çalışması, sosyoekonomik açıdan az gelişmiş ilçelerde yaşayan çocukların yoğun olduğu illerde eğitim performansının da daha düşük olabildiğini göstermektedir ki bu sonucu uluslararası sınav sonuçları da desteklemektedir. Araştırmada bu bölgelerdeki genç nüfusun oranıyla illerin LGS performansı arasında güçlü bir ters ilişki tespit edilmiştir.

Ayrıca lise altı eğitim düzeyindeki annelerin çocuklarının yüzde 21,9’u yükseköğretim mezunuyken yükseköğretim mezunu annelerin çocuklarında bu oran yüzde 83,5’tir. Bu bulgular, ailelerin eğitim geçmişi ve sosyoekonomik koşulları ile çocukların eğitim sonuçları arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktadır.

Özel okulların yaygınlaşması ve eğitim harcamalarının aile bütçelerinde daha fazla önem kazanması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Nitelikli eğitimin giderek daha fazla ailenin ödeme gücüne bağlı olması, çocukların farklı toplumsal sınıflar içinde kümelenmesine yol açmaktadır. Böylece eğitim, toplumsal hareketliliği destekleyen bir kurum olmaktan uzaklaşarak mevcut sınıfsal farklılıkların yeniden üretildiği bir alana dönüşmektedir.

Çocukluk dönemindeki yoksunluk, yetişkinlikte düşük gelir, istihdam güçlükleri ve sağlık sorunları biçiminde devam edebilir. Yetersiz beslenme ve eğitim olanakları, çocuğun beceri gelişimini sınırlandırırken ekonomik güvencesizlik de ailelerin çocuklarına yatırım yapma kapasitesini azaltır. Böylece yoksulluk, kendi koşullarını yeniden üreten bir döngü oluşturur.

TÜİK’in 2024 tarihli kuşaklararası aktarım araştırmasına ilişkin TEPAV değerlendirmesinde, 14 yaşında ailesinin maddi durumunu çok kötü olarak tanımlayan bireylerin yüzde 45,3’ünün 2023 yılında en düşük gelirli yüzde 40’lık kesimde yer aldığı belirtilmektedir. Bu bulgu, çocukluk koşullarının yetişkinlikteki gelir konumuyla ilişkisini göstermektedir.

Bu nedenle çocuk yoksulluğunu azaltmak yalnızca sosyal yardım harcamalarını artırmak meselesi değildir. Aynı zamanda gelecekteki üretkenliği, toplumsal bütünleşmeyi ve kamusal kaynakların kullanımını ilgilendiren bir kalkınma politikasıdır. Çocukların potansiyellerini geliştiremedikleri bir toplum, kendi geleceğinin üretim kapasitesini de sınırlandırır.

Türkiye’de çocuk yoksulluğuyla mücadele, birbirinden kopuk yardımların ötesine geçen bütünlüklü bir kamusal politika gerektirmektedir. İlk olarak çocukların temel ihtiyaçlarını güvence altına alacak, gelir yetersizliğinin beslenme, barınma ve eğitime erişim üzerindeki etkisini azaltacak sosyal koruma mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Okullarda ücretsiz ve sağlıklı öğün uygulamaları, okul öncesi eğitime erişimin yaygınlaştırılması, ücretsiz eğitim materyalleri ve dezavantajlı bölgelerde güçlendirilmiş rehberlik hizmetleri öncelikli adımlar arasında yer almalıdır.

İkinci olarak sosyal politikalar bölgesel eşitsizlikleri dikkate almalıdır. Çocuk yoksulluğunun yoğun olduğu bölgelerde nitelikli istihdam yaratılması, kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, yerel üretimin desteklenmesi ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması birlikte ele alınmalıdır.

Üçüncü olarak çocuk yoksulluğunun izlenmesinde yalnızca gelir göstergeleri değil, beslenme, barınma, eğitim devamlılığı, sosyal katılım ve maddi yoksunluk ölçütleri de düzenli olarak kullanılmalıdır.

Sonuç olarak çocuk yoksulluğu, çocukların ailelerinin ekonomik durumuna terk edilemeyecek kadar önemlidir. Bir çocuğun geleceğini belirleyen koşulların doğduğu hanenin gelirine, yaşadığı bölgeye veya ailesinin eğitim geçmişine bağımlı kalması, fırsat eşitliği ilkesinin gerçekleşmediğini gösterir.

Çocukların yaşam şansını genişletmek, yalnızca yoksul ailelere yardım etmek değil, eşitsizliği üreten koşulları dönüştürmektir. Bir ülkenin geleceği, çocuklarına vaat ettiği imkânlarla değil, bugün onların yaşamlarında gerçekten var edebildiği imkânlarla ölçülür.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]