Bu köşede eğitim üzerine çok yazdık, yazmaya da bıkmadan usanmadan devam edeceğiz. Çünkü ülkemizin kaostan çıkışının en önemli unsurlarının ekonomi, eğitim/inovasyon olduğu inancındayız.
Herhangi bir sorunun çözümü için sorunun nedenlerini iyi araştırmak, belirlemek, elde edilen verileri doğru yorumlayarak çözüm önerileri geliştirmek, sorunları ve çözüm önerilerini parçalı olarak değil de bütünleşik ve sistematik olarak ele alıp uygulamak önem arz ediyor. Bütüncül bir yaklaşım benimsenmez, ilgili kamuoyunun özellikle öğretmenlerin desteği alınmazsa zaman ve para kaybı dolayısıyla nesillerin kaybı kaçınılmazdır.
Türkiye'de eğitim sistemine ilişkin tartışmalar çoğu zaman sınav sistemleri, müfredat değişiklikleri veya öğretmen atamaları üzerinden yürütülmektedir. Oysa ulusal ve uluslararası göstergeler birlikte incelendiğinde, eğitimdeki temel sorunun yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal olduğu görülmektedir.

OECD, UNESCO, PISA, TÜİK ve Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verileri birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin son yirmi beş yılda okullaşma oranlarını artırdığı; ancak eğitimin niteliği, fırsat eşitliği ve sosyal adalet bakımından yapısal sorunlarını büyük ölçüde koruduğu anlaşılmaktadır.
PISA 2022: Başarı ile Eşitsizlik Bir Arada
OECD tarafından üç yılda bir gerçekleştirilen PISA araştırması, öğrencilerin yalnızca müfredat bilgisini değil, günlük yaşamda bilgi kullanma becerilerini ölçmektedir. Türkiye'nin PISA 2022 sonuçları önceki dönemlere göre sınırlı iyileşmeler içerse de OECD ortalamasının altında kalmaya devam etmektedir.
En dikkat çekici bulgu ise başarı ile sosyoekonomik durum arasındaki güçlü ilişkidir. Türkiye'de öğrencilerin akademik performansını belirleyen en önemli değişkenlerden biri ailelerin ekonomik ve kültürel sermayesidir. Ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksindeki küçük bir artış bile öğrencilerin matematik başarılarında yaklaşık bir okul yılına karşılık gelen fark yaratmaktadır. Bu durum, eğitim sisteminin eşitsizlikleri azaltan değil, önemli ölçüde yeniden üreten bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
PISA'nın en çarpıcı verilerinden biri ise çocuk yoksulluğudur. Türkiye'den araştırmaya katılan öğrencilerin yaklaşık beşte biri maddi yetersizlik nedeniyle haftada en az bir kez öğün atladığını belirtmiştir. Açlık, yalnızca sosyal politika sorunu değil; bilişsel gelişim, dikkat süresi ve akademik başarı üzerinde doğrudan etkili bir eğitim sorunudur.
OECD'nin raporları Türkiye'nin eğitim sisteminde son yıllarda önemli niceliksel gelişmeler yaşandığını göstermektedir. Ortaöğretim tamamlama oranları artmış, yükseköğretime erişim genişlemiş ve genç nüfusun eğitim düzeyi yükselmiştir. Bununla birlikte Türkiye hâlâ birçok göstergede OECD ortalamasının gerisindedir. Özellikle; okul öncesi eğitime erişimde, öğretmen başına düşen öğrenci sayısında, eğitimde fırsat eşitliğinde, dezavantajlı öğrencilerin desteklenmesinde, eğitim yatırımlarının niteliğinde, önemli gelişme alanları bulunmaktadır.

OECD ayrıca Türkiye'de eğitimin finansmanında kamu kaynaklarının etkin kullanımının, erken çocukluk eğitiminin yaygınlaştırılmasının ve dezavantajlı bölgelerde pozitif ayrımcılık uygulanmasının kritik önem taşıdığını vurgulamaktadır.
UNESCO'nun Küresel Eğitim İzleme raporları, yalnızca okullaşma oranlarını değil; kapsayıcılığı, eğitim hakkını, dijital eşitsizlikleri ve yaşam boyu öğrenmeyi de değerlendirmektedir.
UNESCO'ya göre günümüz eğitim politikalarının temel amacı yalnızca çocukları okula göndermek değildir. Eğitimin; kapsayıcı, eşitlikçi, demokratik, eleştirel düşünmeyi geliştiren, sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen bir yapıya sahip olması gerekmektedir.
Türkiye özellikle okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, kız çocuklarının eğitime erişimi ve okullaşma oranlarının artırılması konusunda ilerleme kaydetmiş olsa da bölgesel eşitsizlikler, göçmen çocukların eğitime erişimi, dijital uçurum ve öğrenme yoksulluğu önemli sorun alanları olmaya devam etmektedir.
TÜİK'in gelir dağılımı ve yaşam koşulları araştırmaları, eğitimde yaşanan sorunların ekonomik boyutunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Son yıllarda; gelir dağılımındaki bozulma, yüksek enflasyon, çocuk yoksulluğu, çalışan yoksulluğu, hanehalkı eğitim harcamalarındaki artış, eğitimde fırsat eşitliğini olumsuz etkilemektedir.
Düşük gelir grubundaki ailelerin çocukları özel ders, yabancı dil eğitimi, sanat ve spor faaliyetleri gibi akademik başarıyı destekleyen imkânlardan daha sınırlı yararlanabilmektedir. Böylece ekonomik eşitsizlik, eğitim başarısına; eğitim başarısı ise ilerleyen yıllarda gelir eşitsizliğine dönüşerek kuşaklar arası bir yeniden üretim mekanizması oluşturmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı istatistikleri son yirmi yılda eğitim sisteminin nicelik açısından önemli ölçüde büyüdüğünü göstermektedir. Bugün; derslik sayısı artmıştır, öğretmen sayısı yükselmiştir, okul öncesi eğitim yaygınlaşmıştır, yükseköğretime geçiş oranları yükselmiştir. Ancak eğitimde niceliksel büyüme, aynı hızda niteliksel gelişme anlamına gelmemektedir.
Öğretmen açığı, ücretli öğretmenlik uygulamaları, kalabalık sınıflar, okul türleri arasındaki kalite farkları, sürekli değişen sınav sistemleri ve müfredat revizyonları eğitim sisteminde kurumsal istikrarın oluşmasını zorlaştırmaktadır.
Son dönemde uygulamaya konulan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Milli Eğitim Akademisi gibi yapısal düzenlemelerin uzun vadeli etkilerini değerlendirebilmek için henüz yeterli veri bulunmamaktadır. Bu nedenle bu politikaların başarısı ancak önümüzdeki yıllarda öğrencilerin öğrenme çıktıları, öğretmen niteliği ve uluslararası başarı göstergeleri üzerinden bilimsel olarak değerlendirilebilecektir.
PISA, OECD, UNESCO, TÜİK ve MEB verileri birlikte okunduğunda ortak bir tablo ortaya çıkmaktadır: Türkiye eğitime erişimde önemli mesafeler kat etmiştir; ancak eğitimin niteliği ve fırsat eşitliği bakımından yapısal sorunlar devam etmektedir.
Öğrencilerin akademik başarısı, büyük ölçüde ailelerinin sosyoekonomik koşullarına bağlıdır. Eğitim sistemi, dezavantajlı çocuklar için toplumsal hareketliliği sağlayan bir mekanizma olmaktan ziyade, mevcut eşitsizlikleri belirli ölçüde yeniden üretmektedir.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki temel mesele yalnızca daha fazla okul yapmak ya da yeni müfredatlar hazırlamak değildir.

Asıl ihtiyaç; çocuk yoksulluğunu azaltan sosyal politikalarla desteklenen, okul temelli bütçelemeyi esas alan, öğretmen niteliğini güçlendiren, erken çocukluk eğitimine yatırım yapan ve tüm öğrenciler için nitelikli kamusal eğitimi güvence altına alan bütüncül bir eğitim reformudur.
Ancak bu şekilde eğitim, ekonomik büyümeyi destekleyen bir araç olmanın ötesine geçerek toplumsal adaletin ve demokratik yurttaşlığın temel kurumu hâline gelebilir.
Okuma Önerileri:
https://www.unesco.org/gem-report/en/publication/technology
https://sgb.meb.gov.tr/www/resmi-istatistikler/icerik/64
https://istatistik.meb.gov.tr/
https://timss.meb.gov.tr/
Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı