Bir gün, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), arkadaşları ile birlikte oturuyordu.

Yanlarına bir yabancı geldi.
Etrafına uzun uzun baktı, yüzleri tek tek süzdü.

Ancak kimin devlet başkanı, kimin peygamber, kimin halktan biri olduğunu ayırt edemedi.

Ne gösterişli bir taht ne de insanları birbirinden ayıran kibre bürünmüş duvarlar vardı.

“Muhammed hanginiz?”

Diye sordu.
Ciltler dolusu kitaba, saatler süren filmlere sığmayacak bir hakikat gizlidir bu soruda.

Aralarında oturduğu insanlardan kıyafetiyle, oturduğu yerle veya davranışlarıyla ayrılmıyordu.

Onu diğerlerinden ayıran gösterişli bir tahtı, ihtişamlı bir makamı, etrafında örülmüş kibir duvarları yoktu.

Tarih boyunca krallar ve sultanlar sarayları, tahtları ve muhafızlarıyla halktan ayrılırken;

Efendimiz, büyüklüğünü insanların arasında durarak gösteriyordu.

O, makamıyla değil ahlakıyla; gösterişle değil tevazuyla büyüktü.

Peki, bugün bu kıssayı neden yeniden hatırlamalıyız?

Çünkü küçük bir makam elde edince etrafına duvarlar ören, güç kazanınca insanlara tepeden bakan bir anlayışla karşı karşıyayız.

Tevazunun yerini kibir, samimiyetin yerini soğuk protokoller alıyor.

Oysa Efendimizin hayatı bize makamın ayrıcalık değil, emanet; liderliğin üstünlük değil, sorumluluk olduğunu öğretiyor.

Bugün en çok özlediğimiz şey;
makamıyla değil ahlakıyla öne çıkan, insanlardan uzaklaşmayan, adaleti ve tevazusuyla gönüllerde yer edinen yöneticilere ihtiyaç var.

Allah’ın sevgilisi
Allah’ın Resulü…
Alemlere rahmet olarak gönderilen…
İnsanlığın en yücesi…
İnsanların arasında sıradan biri gibi oturuyor.

Peygamber Bugün aramıza gelseydi, davranışlarımızdan onun ümmeti olduğumuzu anlayabilir miydi?

Siyasette, ticarette, cemiyette, ailede hayatın her aşamasında
Kendimize ve yöneticilerimize şu soruyu soralım mı?

Muhammed hangimiz?
Muhammed hanginiz?

Selam ve dua ile…