Bu köşede epeydir eğitim alanında yapılan uluslararası sınavlardan söz ediyoruz. Bu bağlamda açık ya da örtük çocuk yoksulluğu ve beslenmenin öğrencilerin akademik başarısı üzerindeki etkisini de yazmaya çalışıyoruz. Konu düşünüldüğünden de önemli…

Çocukların güvenle büyümesi, bir ülkenin geleceğe yatırım yapmasının en temel koşuludur. Ancak bu güven, ne yazık ki dünyanın dört bir yanında aynı oranda tesis edilemiyor. Kısa süre önce Çin’den bir haber, gıda güvenliği ihlallerinin ne denli ağır bedeller ödemesi gerektiğini bir kez gündeme taşıdı: Bir anaokulunda, gıdada kullanımına izin verilmeyen kimyasal boyalar sebebiyle 247 öğrenci zehirlendi. Bu skandalın ardından mahkeme, anaokulu işletmecisine müebbet hapis cezası vererek benzer suçları işleyebilecek kişilere gözdağı veren tarihi bir karara imza attı. Peki, ülkemizde durum nasıl? Madalyonun diğer yüzü, ne yazık ki çok daha karanlık, iç karartıcı ve düşündürücü bir tabloyu barındırıyor.

Çin’de yaşanan bu olay, gıda güvenliği ihlallerine karşı devletin ve yargının ne kadar sert, tavizsiz ve kararlı bir tutum takınabileceğinin somut bir kanıtıdır. 247 çocuğun zehirlenmesi olayı, basit bir ihmal veya idari hata olarak görülmemiş; doğrudan insan hayatını, özellikle de savunmasız çocukların yaşamını hiçe sayan organize bir suç olarak değerlendirilmiştir.

Verilen müebbet hapis cezası, yalnızca mağdurların ve ailelerinin adalet duygusunu tatmin etmekle kalmamış, aynı zamanda kamusal alanda faaliyet gösteren tüm işletmelere çok açık bir mesaj göndermiştir: Çocukların sağlığıyla oynamanın ve kâr hırsıyla hayatı tehlikeye atmanın affı yoktur. Gerçek anlamda caydırıcılık, bu tür ağır ve tavizsiz cezai yaptırımlarla mümkündür.

Türkiye’de cezasızlık kültürü!

Türkiye’deki duruma baktığımızda ise karşımızda bambaşka bir manzara çıkmaktadır. Resmî veriler, sadece geçtiğimiz yıl Türkiye genelindeki okullarda 400 ila 600 arasında çocuğun çeşitli gıda zehirlenmeleri, bayat ürün tüketimi veya hijyenik olmayan koşullar yüzünden hastanelik olduğunu ortaya koymaktadır.

Yüzlerce çocuk hastanelerde yaşam mücadelesi verirken veya tedavi görürken, bu tablonun en acı ve utanç verici yanı şudur: Tek bir yetkili, tek bir işletmeci ya da sorumlu kişi bile ciddi bir cezai müeyyideyle karşılaşmamıştır. Bu durum Türkiye’de ne yazık ki kökleşmiş bir cezasızlık kültürünün varlığını gözler önüne sermektedir. Denetimlerin kâğıt üzerinde kalması, verilen cezaların caydırıcılıktan uzak küçük idari para cezalarından ibaret olması ve sorumluların sırtının bir şekilde sıvazlanması, her yıl yüzlerce çocuğun benzer risklerle karşı karşıya kalmasına zemin hazırlamaktadır. Bir ülkenin en kıymetli varlığı olan çocuklarının sağlığı bu denli ucuz olmamalıdır.

Sadece akut zehirlenmeler değil, okullarda ve özellikle okul kantinlerinde her gün satılan yiyecek ve içecekler de uzun vadeli bir zehirlenme sürecinin parçasıdır. Türkiye’de okul kantinleri yıllardır çözülemeyen bir tartışma konusudur. Çocuklarımızın önüne konulan ultra işlenmiş gıdalar, trans yağ dolu cipsler, yüksek şekerli gazlı içecekler ve boyalı ucuz şekerlemeler, nesillerin sağlığını tehdit eden devasa birer saatli bombadır.

Uzmanlar, bu tür gıdaların çocuklarda obezite, diyabet, erken ergenlik ve gelişim bozuklukları gibi kalıcı sağlık sorunlarına yol açtığını defalarca dile getirmektedir. Her yeni eğitim-öğretim dönemi başında "Kantinlerde sağlıklı gıda dönemi başlıyor", "Zararlı ürünlerin satışı kesinlikle yasaklanacak" yönünde süslü açıklamalar yapılır, genelgeler yayımlanır. Ama hikaye başladığı gibi biter…

Vaatler birkaç hafta içinde unutulur; ticari çıkarlar çocukların sağlığının önüne geçer ve kantin rafları kısa sürede eski zararlı ürünlerle yeniden dolar. Yıllardır "Bu konuda düzenleme yapılacağı" söylenir ama bir türlü kalıcı bir adım atılmaz; atılan adımlar ise denetimsizlik kurbanı olur.

Peki, bu çark neden kırılamıyor? Neden okullarda çocuklarımız zehirlendiğinde ya da sağlıksız gıdalara maruz kaldığında sorumlular hesap vermiyor? Bunun temel sebebi, denetim mekanizmalarındaki yapısal eksikliklerdir. İl ve ilçe tarım müdürlükleri ile millî eğitim müdürlüklerinin ortak yürüttüğü denetimler çoğunlukla şikâyete bağlı ya da önceden haberdar edilen rutin periyotlarla sınırlı kalmaktadır.

Oysa okul kantinleri ve yemekhaneleri, halk sağlığının en hassas kaleleri olarak kabul edilmeli ve anlık, habersiz, çok sıkı denetimlere tabi tutulmalıdır. Gıda güvenliği yasalarının çocuklara yönelik suçlarda çok daha ağır yaptırımlar içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi şarttır. Bir yetişkinin kendi tercihiyle tükettiği zararlı bir gıda ile okul çağındaki bir çocuğun devlet güvencesi altındaki bir eğitim kurumunda maruz kaldığı zehirlenme riski aynı kefeye konulamaz.

Çin’deki müebbet hapis cezası örneği, adalet ve caydırıcılığın ne anlama geldiğini net bir şekilde göstermektedir. Türkiye’nin de artık "nasıl olsa unutulur" zihniyetini bir kenara bırakması gerekmektedir. Okul kantinlerinde satılan ürünlerin şeffaf bir şekilde denetlenmesi, merdiven altı üretimlerin kökünün kazınması ve çocukların sağlığını tehlikeye atanlara karşı acımasız bir hukukî çerçevenin örülmesi elzemdir.

Geleceğimizi inşa ettiğimiz okullarımız, çocuklarımızın can güvenliğinin emanet edildiği en güvenli mekânlar olmalıdır. Bu mekanlarda yaşanan her bir zehirlenme vakası, her bir ihmal, aslında geleceğimize sıkılmış bir kurşundur. Artık sözlerin bittiği, somut, caydırıcı ve tavizsiz adımların atılması gereken bir döneme girilmiştir; çünkü hiçbir bürokratik gerekçe, tek bir çocuğun sağlığından ve yaşam hakkından daha değerli olamaz.

Artık yeter!

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]