“ Dünya bir gündür, o da bugündür! Dün dediğin geçmişte kalan, yarın ise muamma bir zaman, sana kalan tek şey ise şuan”…

Mazide kalanla oyalanırsan pişmanlıkla ahu zar etmek seni girdaba daldırır, geleceğin gizemine takılıp kalırsan ise yarının kaygısı ve endişesi ruhunu esir alıp yorar. Ve gerçek şu ki ne geçmişin ahı seni kurtarır ne de gelecek zamanın vehmi kurtarır. Seni ancak bu andaki kararların ve davranışların kurtarır.

Geçmişi silip atmak değildir elbet bu; hatalarından ders almak, hayat tecrübesi ile yoğrulmak, günahlarına tövbe edip yola devam etmektir, maziyi kutsayıp çakılmamaktır. Geleceği hiç düşünmemek değildir niyetimiz; ümitle bakabilmek için yarınlara, hayaller ve ideallerimiz arasında, gayretle çalışırken tevekkül kuşunu uçurabilmektir.

Bu sebeple geçmiş ve gelecek arasındaki dengeyi kurabilmek için ömrün içindeki anlar. Zamanda kalabilmek durup anın hakkını verebilmek için bizlere sunulmuş en kıymetli vakitleri şuanlar saklar. Şimdi; hareket sahamızı bilebildiğimiz, kendimizin farkına varabildiğimiz ve yapmak istediklerimiz için çabaladığımız anın adıdır.

Değeri paha biçilmez olmasına rağmen nedense öneminin farkına varan çok azdır. Ömür sermayesi “ eriyen bir buz” misali akıp gider, insanoğlu buna şahit olduğu halde sadece seyreder. Zaman içinde zamansızlık yaşamak istemeyen idrak sahibi için ise dervişlerin deyimiyle “ vaktin evladı” olmak gerekir.

Aslında insan bilse yaşadığı an, o anda yaptığı davranışı ve birlikte olduğu kişinin en önemli şey olduğunu, yaptığı her ameli ölümden önceki son işi gibi yapmaz mı?

Yanındaki insanın en değerli olduğunu anlamaz mı? Kendine gelip kendini bulunca, dünya imtihanını aşmak da yolu anlamlı kılmak da bir başka olur. Bu sebeple ele geçen fırsatları doğru kullananlar için kapılar ardına kadar açılır.

Derdi görüp dermandan habersiz olanlar, zahmeti görünce rahmete ereceğini ummayanlar, zorluklarda gizli kolaylığın farkına varmayanlar için her şey altında kalacağı bir yüktür.

Düştüm diye olduğu yerde diz üstü duranlar, ayağa kalkıp kıyamda olmanın anlamını bilseler, karanlığı görünce kendi karanlıklarında kaybolanlar, bir mum yakıp aydınlık için mücadele etseler; dünya yaşanılır bir hal alacaktır.

Bize gereken harekete geçecek bir yürekle kıyam edebilmek, kendinden başlayan bir düzelmeye öncülük etmektir. Karanlığa küfretmek, şikâyet edip sürekli dillendirmek, her konu da fikir beyan edip muhalefet etmek kolay olandır.

Önemli olan dert edindiği bir davası olmak, söyleyecek bir sözü olmak ve üretecek faydalı bir fikri olmaktır. Zamanın kıymetini bilip anı doğru değerlendiren kişi için bu mümkündür.

Kâinatın Sahibinin kelamı gereği; “ Asra ant olsun ki insanlık ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler istisnadır.” ( Asr Suresi)

İnsanoğlu zamanının kıymetini bilmediği, ömrünü boşa harcadığı her an korkunç bir hüsrana saplanıştır. Hakkıyla inanıp güzel ve faydalı işlerle ömrünü süsleyenler, hayat yolculuğundaki sıkıntılarda omuz omuza verip birbirine hakkı, doğruluğu, dimdik ayakta durmayı öğütleyenler, birbirine sabrı tavsiye edenler ise kurtuluşa erecek olanlardır.

Bu sebeple hayat nimetinin kadrini bilmek, her anın şükrü ile yaşamak, nefes hakkı için daim hem kendimize hem etrafımıza faydalı olmak zorundayız. Haydi deyip yola öncü olmak, bir yerden tutup başlamak asıl olandır.

Başkalarının “ne me lazım” anlayışı, “ dünyayı sen mi kurtaracaksın?” gibi vesveselerine kapılmamalıyız. Kim bilir belki de önce kendi uyanışımıza ardından gelecek bir uyanışın da silsilesine vesile oluruz.

Sözün özü; “ Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter!” ( MALKOM X)

Sevda ÇEVİK