“ İçinizden biri bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ( kin ve nefret beslesin) . Bu ise imanın asgari gereğidir.”
( Hadisi-i Şerif)
Ahir zaman cahiliyesine doğmuş insanlar olarak içinde bulunduğumuz hazin hali şaşkın ve bir o kadar da hüzünle seyrediyorum… Ruhum gibi hislerim de karışık, aklım zaten karman çorman olmuş bir vaziyette etrafıma bakıyorum. İnsanlığın düştüğü vahim durumu anlamaya ve atlatmaya mecalim kalmadı ancak susmaya da niyetim yok.
Sanki susarsam benimle birlikte kâinat da susacak, rüzgârların tatlı esintisinin sesi kesilecek, sonbahardaki sararmış kimi ala çalmış güzelim yaprakların hışırtısı kaybolacak, yağmurun içimi serinleten ferahlığı kaybolacak. Ben susarsam suskunluğum önce kendimi sonra tüm dünyayı boğacak!
Konuşmanın zamansızlığında susmanın ağır geldiği bir zamanın içinde kaybolmuş gibiyim, tek bildiğim sessiz kalmamam gerektiği; modern çağın ortasında vahşiliğin zirvesinde iken dünya, çünkü ben susarsam insanlığım susacak… Olan biteni anlatmaya ne kadar gücüm yeter bilmiyorum! Kelimelerimin bağını çözmüş, cümlelerimi içimdeki yangınla dizmişken doğru bir anlam yakalayabilir miyim?
Benim anlatmak istediğim karşımdakinin anladığı kadarken ipe un mu seriyorum? Söz ağızdan çıkınca sen onun esiri olursun farkındayım, kalemin kılıçtan keskin olduğu çağı ıskaladım mı onu da bilmiyorum. Tek bildiğim susma orucunun şimdilerde tutulmaması gerektiği, dilimizi kalbimize indirip içten samimi bir üslup ile yola çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Haklı mıyım fikrimde belki biraz zaman, tek bildiğim şey ben seferden sorumluyum gerisi Haktan… Yola çıkmam gerektiğini iliklerime kadar hissediyor fakat yoldan çıkmamam gerektiğini de idrak ediyorum.
Yolculuğun çetin oluşunun karşısında “ Muhakkak güçlükle beraber kolaylık vardır, gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır”, ( İnşirah Suresi; 5-6) ayetleri çınlıyor kulaklarımda ve ben zorluğun içinde saklı iki kolaylığı En Sevgili ’den diliyorum. Niyetimin bir başlangıç olduğunun bilincinde, gücüm takatim ölçüsünde yol alıyorum. Düştüğüm de acıyor dizlerim, dirseklerim bazen de kanıyor yaralarım ama susarsam yüreğimdeki yangın hiç sönmeyecek. Pişmanlığın girdabına düşmektense umudun dehlizine batıp çıksam yüksünmem. Ne göründüğü değil benim derdim görülenin ardındaki hakikatin peşindeyim. Ve gerçeğin zorluklar getireceğinin farkındayım…
Teknolojinin ulusları aşan gücünün tüm dünyayı sardığı zaman diliminde, insanlığın dibe vuran kayboluşunu izlerken hayret makamındayım; havsalam bunca kolaylığa kavuşan insanoğlunun nankörlüğü ve acımasızlığını anlayamıyor. Çocukların ve sivillerin hunharca katledildiği ülkeler geçiyor gözümün önünden, annelerin babaların feryatları neredeyse arşa değmişken, sağır kalan insanlık karşısında kalbim kanıyor.
Gençler üzerine oynanan oyunlarda, ahlakın yerle bir oluşunda, değerlerin çer çöp gibi görülüşüne şahit oldukça kendimden utanıyorum. Çocukların sosyal platformlara emanet edildiğini izledikçe, ailelerin rol karmaşası içinde yok oluşunu gördükçe içim acıyor. Bunca kötülüğün içinde yaşarken sadece bakıp seyretmek nasıl mümkün oluyor? Ne me lazım zihniyetine sarılan, kendini insan sanan insancıklar midemi bulandırıyor.
Çağlar ötesinden seslenen Şefkat Peygamber’inin buyruğu çınlıyor kulağımda ; “ kötülüğü gördüğümüzde seyirci kalmamamız gerektiğini haykırışı aklıma geliyor. Önce elimizle müdahale etmemiz, gücümüz yetmezse dilimizle, ona da gücümüz yetmezse kalben buğz etmemizi” emrediyor. Açık yüreklilikle soruyorum kendime “ gücüm hangisine yetiyor? Gerçekten gücümün yettiğini yapıyor muyum? Kalben kin duyduğumda imanın en zayıf noktasında iken ben kötülüğü önlemede hangi aşamadayım?
Sözün özü; “ Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir”.
( EİNSTEİN)
Sevda ÇEVİK
Kaynak: gencgazete.net