Bilmek; bir konuyu anlamak, hakkında bilgisi olmak, idrak etmek, konuya hâkim olmak anlamında açıklanmaktadır. Özümseyip kavradığınızda bilgi sahibi olur, fikir beyan edersiniz. Araştırmış olmanız, üzerinde çalışmış, gerekli mercilerden öğrenip içselleştirmeniz gereklidir. Sadece görüneni bilmeniz de yetmez hakeza işin iç yüzünü de öğrenmiş olmalısınız ki gerçek bilgiye ulaşmış olasınız. Velhasıl zor zanaattır bilmek!
Günümüz dünyasında ise tersine çok kolay bir meziyettir; bir tıklama ile sıralanır bilgi denen hakikat incileri önünüze ve siz zahmetsizce edinirsiniz gerçeğin bilgisini… Her sahada çok şey bilirsiniz öyle ki her konunun uzmanı, her meselenin üstadı olacak kadar bilgi yüklüsünüzdür.
Bu yüzden tüm sahalarda bulunur, her sorun hakkında fikirler savurursunuz. Sosyal medya kanallarında videolarla, mesajlarla bilginizi paylaşır, bilenler kulübünün şanslı neferi olarak havanızı atarsınız. Siz çok bilgili olduğunuz için en doğal hakkınızdır bu, değil mi ki sayenizde milyonlar aydınlanır, cehalet yok olur!
Her şeyi çok bilmenin sarhoşluğu ile mest olur; hiçbir şeyin farkında olmayan cahil halkı karanlıktan aydınlığa çıkarmanın zevki ile mutlu olursunuz. Ancak ne tuhaf ki bildiklerinizin idrakinde olmadığınızdan ne faydasını görürsünüz ne de başkasına bir faydanız olur. En acısı da bu durumun da farkında değilsinizdir.
“Ben biliyorum” , cümlesinin kibri sizi gerçekten o kadar koparmıştır ki gözünüzün önünde kopan kızılca kıyamet kopan “çok bilme cehaletinden” habersizsinizdir. Bildiği ile amel etmeyen, Kâinat Kitabının tabiri ile “ Kitap yüklü merkepler” , benzetmesi tam da bu zümreyi ne kadar güzel ifade etmektedir.
Toplumumuzda yaşanan hakikatin bilgisinden uzak, görünen bilginin kırıntılarını gerçek sanma şaşılığı aslında yozlaşmış halimizin bir göstergesidir. “ Her şeyi onlar biliyor “yanılgısı ile batıya yüzünü çevirip, kendi kültüründen, ecdadından, tarihinden, değerlerinden kopan zihniyet, modern çağın ortasında can çekişmektedir. Batı denilen tek dişi kalmış canavar, sadece bildirmek istediklerini, bilgi kırıntılarını süsleyerek kendisine cahil köleler yetiştirmenin çabasında gece gündüz çalışmaktadır.
Peki ya çokbilmiş aydınlarımız bu durum karşısında ne üretmekte, hangi bilginin gücünü hayata aktarmaktadır? Beğenilmeyen ecdadımızın yetiştirdiği “ Harezmî, İbn-i Sina, Ali Kuşçu, Farabî, Birunî, Mimar Sinan ve benzeri nice bilgin ortadadır. Şimdi sorulması gereken bu kadar bilgi yığını içerisinde bizim ne kat ettiğimiz ve hangi yolda olduğumuzdur.
Bilmenin erdem katması gerekirken, çocuklarımızı gönderdiğimiz onca kurs, sanatsal etkinlik, kurs, özel okul gibi eğitimlere rağmen toplum olarak geldiğimiz noktanın uçurumun kenarı olduğu aşikârdır.
Her geçen gün artan ahlaksızlık, yolsuzluk, şiddet olaylarıyla sarsılan gündem ortadadır. Okul yaşındaki çocukların ellerine kalem yerine silah, bıçak almaları, bunları arkadaşlarına ya da rastgele akranlarına, öğretmenlerine doğrultmaları haberleri ile karşı karşıyayız.
Çok bildiğimiz “Batı odaklı çocuk yetiştirme modeli”, elimizde patlamış durumdadır. Öz güveni yüksek, benmerkezci, faydacı, ahlaki değerlerden yoksun, hayır denilmeden büyütülen çocukların canavarlaştığını görmekteyiz. Oysa tarihimize baktığımızda çocukların bu hale dönüştüğü hiçbir zaman dilimi bulamayız. O zaman iyice düşünüp bize ne olduğunu anlamamız gerekmez mi?
Neden bu hale geldik, neyi yanlış yapıyoruz, hangi konuda eksiğiz ve neyi göz ardı ediyoruz? Teknolojinin şaha kalktığı, yapay zekânın geliştiği, bilenler kulübünün üyesi iken üstelik sorun nerelerde? Bendenize hiç bakmayın dervişlerin deyimiyle “ Ben bilmem”…
Sözün özü; “ Bilmediğini bilmek en yüksek bilgidir; bilmediğini bilmemek ise en derin cehalettir.”
( MEVLANA)
Sevda ÇEVİK