Sizin neşe ile girdiğiniz okulunuzun bahçesinde aylarca bekleyip, okul kapısının yüzünüze tokat gibi çarptığı kâbus dolu günleriniz oldu mu?

Zar zor girebildiğiniz kendi sınıfınızda öğretmeniniz geldiğinde size bakıp sınıf kapısını işaret etti mi mesela? Okul bahçesinde arkadaşlarınızla oynamak yerine “ başörtüme özgürlük naraları” atarken kendi ülkenizin polisi ile göz göze geldiniz mi?

“Aman taşkınlık çıkmasın çocuklara, gençlere cop kullanmak istemiyorum” diye size haber yollayan polis abileriniz oldu mu? Nereden çıktığını anlamadığınız, çocukluk gençlik çağında aklınızın almadığı, benim inancımın gereği olan örtümün okumama nasıl bir engeli olabilir?

Üst mercileri rahatsız eden nasıl bir zararım, kötülüğüm olabilir diye beyninizi tırmalayan sorular zincirinde bunaldınız mı?

İkna odaları altında üniversitedeki gençlerin akıl ve ruh sağlığı ile oynayan sözüm ona çağdaş aslında çağ- dışı profesör ama insanlık yoksunu kişilere muhatap oldunuz mu? “

“İnancınıza karışmıyoruz ancak burası kamusal alan” şeklinde saçma sapan, akıl almaz cümleler ile karşılaştınız mı? Dirsek çürütüp anacığınızın duası, babanızın alın teri ile bin bir emek ve zahmetle kazandığınız üniversitenizin son dönemini okuyup öğretmen, doktor, mühendis, mimar, avukat, hâkim olabilecekken ramak kalmışken ideallerizi terke zorlandınız mı?

Hayallerinizi okulunuzun bahçesinde bırakıp gözünüz yaşlı, gönlünüz hüzünlü, aklınız karışık, yüreğiniz sadece Hakka teslim olarak bilinmez bir geleceğe yol aldınız mı?

Tuhaf ama öz yurdumda yaşanmış, acısı kalbimizi delip geçmiş bir gerçek! Evet, “28 Şubat Post Modern Darbesi” , vatan evlatlarının üzerine karabasan gibi kapaklanan 1997- 2000 yıllarında yaşanan gerçeklerden bir bölüm sadece anlattıklarım… Darbenin bizzat şahidi ve mağduru olan çocukluk- gençlik hayalleri ile oynanan vatan evlatlarından biriyim.

Altından banka hortumlama, kara para aklama gibi kirli emellerin olduğu, gündemin “ irtica hortluyor” diye meşgul edildiği bir zamanın mazlumuyuz. Bin yıl sürecek diye korkutulduğumuz, öz yurdumuzda parya olduğumuz, içimize attığımız, derdimizin hastalığa düştüğü vakitler mıh gibi aklımızda, yarası daima gönlümüzde.

Şimdi ise aynı kâbus, kardeş ülke Azerbaycan’ın üzerine çöreklenmiş durumda, anlamsız bir şekilde inancının gereğini yapan vatan evlatları okullarına alınmıyor. Özellikle başarılı çocuklara “ hayatınızı karatmayın, yukarıdan gelen emir bu, geleceğinizi düşünün” şeklinde psikolojik baskı yapılıyor.

Düzen aynı, ikna odaları hortlamış halde işliyor. Hangi üst akıl talimatı verdi ise akıl yoksunu yasaklar başlamış durumda ve öğrenciler de öğretmenler de mağdur bir şekildeler. Yürek yakan kareler gündemimize geliyor. Masum yüzlerin gözü yaşlı, kalbi yaralı, akılları karışık ne olduğunu, niçin bu zulme uğradıklarını anlamıyorlar. Zaten ortada anlayacağımız mantıklı bir sebep de yok!

Okul bahçesinde özgürce okumak niyetiyle hakkını arayan evlatların açtığı pankart, inancındaki samimiyeti özetliyor; “ Diyorlar ki emir yukarıdan geldi. Anlamıyorlar ki bize gelen emir de yukarıdandır. Hem de yedi kat göklerin üzerinden!” Evladı okula alınmayan annenin okul panosundaki Azerbaycan vatanını korumak için şehit düşen eşinin fotoğrafını alması, dik duruşun en güzel timsalidir.

Yurdu korumak için gazi olan, şehit olan, millete daima hizmet eden ana-babaların evlatlarına bu zulüm reva görülemez. Cumhurbaşkanı, devlet kademesi, Milli Eğitim bakanlığı, yasağı bir an önce sonlandırmalı, kendi halkından acilen özür dilemelidir! Ve bu noktada bizlere düşen en yetkilisinden halkına kadar sosyal mecralarda dillendirip haykırarak, bu zulmün sona ermesi için ne gerekiyorsa onu yapmaktır…

Sözün özü;

“Mehmet’im sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de,

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış,

Ebet bizimdir!

( NECİP FAZIL KISAKÜREK)

Sevda ÇEVİK