Yıllardır mobilya tasarlıyoruz. Çiziyoruz, siliyoruz, yeniden çiziyoruz. Bazen bir koltuğun kolunu birkaç santim inceltmek için saatler harcıyoruz, bazen bir konsolun ayağındaki küçük bir detay bütün ürünü değiştiriyor.

Ama işin sonunda tasarımcının karşısına hep aynı soru çıkıyor:

“Bu gerçekten yeni mi?”

Bence tasarım dünyasının en zor sorularından biri bu.

Çünkü bugün hiçbirimiz boş bir odada, geçmişten tamamen kopuk şekilde tasarım yapmıyoruz. Gördüğümüz şehirler, gezdiğimiz fuarlar, dokunduğumuz malzemeler, eski ustaların yaptığı mobilyalar, İtalyanların oran anlayışı, İskandinavların sadeliği, Anadolu’daki ahşap işçiliği, mimari, otomobil tasarımı, moda, hatta doğadaki bir taşın veya ağacın formu bile zihnimizin bir köşesinde duruyor.

Dolayısıyla şunu kabul etmek gerekiyor:

Her tasarımın bir referansı vardır.

Ama burada çok önemli bir çizgi var.

Referans almak başka şeydir, referans aldığınız ürünü biraz değiştirip yeniden çizmek başka şeydir.

Esinlenmek ile kopyalamak arasındaki çizgi

Mobilya sektöründe bunu çok görüyoruz.

Bir ürün başarılı oluyor. Ardından benzer ayaklar, benzer kapaklar, benzer kulplar, benzer kumaş kombinasyonları piyasaya çıkmaya başlıyor.

Bir süre sonra fuara giriyorsunuz, onlarca farklı marka var ama sanki aynı koleksiyonun farklı mağazalarını geziyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

İşte burada tasarım problemi başlıyor.

Çünkü tasarım sadece form çizmek değildir.

Tasarımcı önce şu soruyu sormalıdır:

Ben bu ürüne ne söylüyorum?

Bir sandalyeyi düşünelim.

Dört ayağı var, sırtlığı var, oturma yüzeyi var. İnsan anatomisi belli. Ergonominin sınırları belli. Üretim yöntemleri de büyük ölçüde belli.

Peki yüzlerce yıldır sandalye tasarlanmasına rağmen neden hâlâ yeni sandalyeler görüyoruz?

Çünkü özgünlük her zaman daha önce hiç görülmemiş bir şey yapmak değildir.

Bazen özgünlük bir oran meselesidir.

Bazen birleşim detayındadır.

Bazen malzemeyi kullanma biçimindedir.

Bazen üretim tekniğinde.

Bazen de tasarımcının gereksiz olanı üründen çıkarabilme cesaretindedir.

Tasarımcının asıl sermayesi çizgisi değil, hafızasıdır

Genç tasarımcı arkadaşlara zaman zaman söylüyorum:

Çok bakın.

Mobilyaya bakın ama sadece mobilyaya bakmayın.

Mimariye bakın. Otomobile bakın. Heykele, modaya, doğaya, eski yapılara, kapı detaylarına, taş işçiliğine bakın.

Çünkü tasarımcının zihninde zamanla büyük bir görsel hafıza oluşuyor.

Asıl mesele o hafızadan tek bir ürünü çekip almak değil; yüzlerce farklı bilgiyi süzüp kendi tasarım anlayışınızdan geçirerek başka bir sonuç ortaya koyabilmek.

İyi tasarımcı ile kopyacı arasındaki fark da bana göre tam burada ortaya çıkıyor.

Biri gördüğünü çizer.

Diğeri gördüğünü düşünür.

Bu mesele bizim sektörümüz açısından daha da önemli.

İnegöl çok güçlü bir üretim şehri.

Elimizde ciddi bir üretim tecrübesi, usta kültürü, tedarik altyapısı ve hızlı üretim kabiliyeti var.

Bir tasarımcı olarak yıllardır gördüğüm en büyük avantajlarımızdan biri şu:

Burada bir fikrin ürüne dönüşme mesafesi çok kısa.

Çiziyorsunuz.

Ustayla konuşuyorsunuz.

Prototip çıkıyor.

Bakıyorsunuz, düzeltiyorsunuz ve tekrar üretiyorsunuz.

Dünyanın birçok tasarımcısının kolay ulaşamayacağı bir imkân aslında bu.

Fakat üretim gücümüz kadar tasarım kimliğimizi de geliştirmemiz gerekiyor.

Çünkü dünyada yalnızca iyi üretmek artık yeterli değil.

Bir markanın ürününü uzaktan gördüğümüzde, logosunu okumadan hangi markaya ait olduğunu anlayabiliyorsak orada bir tasarım dili oluşmuş demektir.

İnegöl mobilyasının önündeki önemli meselelerden biri de bana göre budur:

Ürün üretmekten tasarım dili üretmeye geçmek.

Her sezon her şeyi değiştirmek tasarım değildir

Sektörümüzde başka bir alışkanlık daha var.

“Yeni sezon geliyor, modelleri değiştirelim.”

Peki neden?

Geçen yıl yaptığımız ürün gerçekten kötü müydü?

Yoksa sadece yeni bir şey göstermek zorunda olduğumuzu düşündüğümüz için mi değiştiriyoruz?

Dünyanın güçlü markalarına baktığınızda bazı ürünlerin yıllarca, hatta onlarca yıl koleksiyonda kaldığını görürsünüz.

Çünkü iyi tasarımın ömrü bir fuar sezonu değildir.

İyi ürün zamanla markanın hafızasına dönüşür.

Bizim de sürekli yeni model çıkarmak yerine, bazı ürünleri geliştirerek markalarımızın tasarım DNA’sını oluşturmamız gerektiğini düşünüyorum.

Peki özgün tasarım mümkün mü?

Bence mümkün.

Ama özgünlüğü yanlış yerde aramamak şartıyla.

Hiç kimseden, hiçbir dönemden, hiçbir üründen etkilenmemiş bir tasarımcı olmak mümkün değil.

Zaten buna gerek de yok.

Mesele referansın olup olmaması değil.

Referansla ne yaptığınız.

Bir tasarımcı geçmişten beslenebilir.

İtalyan tasarımından etkilenebilir.

Art Deco’yu inceleyebilir.

1970’lerin mobilyalarına bakabilir.

Doğadan form alabilir.

Ama bütün bunlar tasarımcının zihninden geçtikten sonra ortaya çıkan ürün hâlâ baktığı ürünün gölgesinde kalıyorsa, orada özgünlükten söz etmek zor.

Benim için tasarımda özgünlüğün ölçüsü şudur:

Bir ürüne baktığımda bana başka bir ürünü değil, onu tasarlayan kişinin veya markanın karakterini hatırlatıyorsa, tasarım kendi kimliğini bulmaya başlamış demektir.

Bu yüzden tasarımcıların referanslardan korkması gerektiğini düşünmüyorum.

Tam tersine, iyi tasarımcı çok şey görmeli, çok şey incelemeli ve geçmişi iyi bilmelidir.

Ama sonunda kalemi eline aldığında kendisine şu soruyu sormalıdır:

“Ben bunun üzerine ne koydum?”

Bu soruya verecek güçlü bir cevabımız varsa referans sorun değildir.

Yoksa sadece başkasının söylediği cümleyi farklı kelimelerle tekrar etmiş oluruz.

Sonuçta tasarımda mesele dünyada daha önce hiç söylenmemiş bir kelime bulmak değil.

O kelimelerle kendimize ait bir cümle kurabilmektir.

Ercan ÇİĞDEM
İç Mimar & Tasarımcı