Özgürlük denilen kavram; sınır tanımamak ya da tüm sınırlara karşı koymak mıdır? Kuralları, kanunları hiçe sayıp canımız ne isterse fütursuzca yapmak ama ne yaparsak yapalım sorumluluk almamak mıdır? Keyfimizden hiç taviz vermemek, rahatımızı kaçıracak her zahmetten kaçıp umursamadan haz ve hız çizgisinde yaşamak mıdır?

Sahi biz özgürsek karşımızdakinin köle gibi olmasının hiç mi ehemmiyeti yoktur? Ben özgürüm sloganında diğerinin yeri çok da mesele değil midir? Sorular sarmalında cevapların ne önemi vardır bilinmez ama aslında cevaplar da suallerde gizlidir!

Modern zamanların içinde kavramların içinin boşaltıldığı bir çağın insanı olarak yaşamaya çalışıyoruz. Ancak ne tuhaf ki hayatın içinde hayattan bihaber kalmış gibiyiz. Benlik duygusu bizi o kadar sarıp sarmalamış ki kendi özgürlük alanımız her şeyden kıymetli.

Başkasının özel alanı, düşüncesi, duygusu kıymetsizmiş gibi rahat ve umursuz yaşıyoruz. Kırıp incitmekten, döküp saçmaktan kaçınmıyor, güya kendimizi koruyoruz. Oysa bizim özgürlüğümüz diğerinin özgürlüğünün başladığı yerde bitmiyor muydu? Sanal âlemin sahte hayatlarına o kadar kapılmışız ki sınırlarımızı kaybetmişiz.

Her insan değeri hak eder elbette ama davranışları ile yaptığı işlerle kendi kıymetini belirler. Bize bahşedilen ömür dahi belli bir sınırda iken amellerimiz nasıl sınırdan yoksun olabilir ki? Anne karnında başlayan hayat hikâyemizde, şekilden şekle geçip bebek haline dönerken dahi sınırlar içindeyiz.

Bebeklikten çocukluğa, gençliğe, yetişkinliğe ve yaşlılığa doğru yol alırken de bir ölçüde olursak sağlıklı oluyoruz. Hiçbir bebeğe, yetişkinin yediği bir yemeği sunup “ senin sınırların yok özgürsün deyip yemesini beklemek doğru olabilir mi?

Bu ne kadar saçma bir durum ise şuan çocuklarımız ve gençlerimiz üzerinden pazarlanmak istenen özgürlük anlayışı! O kadar iğreti bir durumdur. Çocuğa özgüven aşılamak, kendi ayaklarının üstünde durmayı öğretmek, sorumluluk vererek kendini geliştirmesini sağlamak çok mühimdir.

Bu süreçte çocuk sınırlarını, kabiliyetlerini öğrenirken zahmet ve zorlukla mücadele eder, kuralları tanır ve kavrar. Ama daha çok küçük iken her istediği yapılan, her beğendiği alınan, “ hayır” kavramıyla tanışmamış bir çocuğun büyüdüğünde sınır tanıması mümkün değildir.

Yavru iken işlerini mızıldanıp ağlayarak yaptıran çocuk yetişkin olduğunda istediği olmadığı vakit ortalığı ayağa kaldıran, karşısındakini yakıp yıkan, etrafına ateş püsküren bir canavara dönecektir. Sanki hayat sadece onun etrafında dönüyor gibi bir kibir ve bencilce bir tavırla insanlığa sadece zarar getirecektir.

“ Hayırdan uzak yaşayan bir çocuk; Hayırdan uzak olan bir yetişkine dönecektir.” Ve ne yazık ki bunun ceremesini, kurallara uyan, sınırlarının farkında yetişmiş temiz evlatlar çekecektir. Aslında toplum farkında olmadan kendi ipini çekip kendi kuyusunu kazmış durumdadır.

Burada en büyük görev başta ana-babalara düşmektedir. Evlatlarını yetiştirirken sınır koymayı, gerektiğinde mahrum bırakmayı, hayatın inişli ve çıkışlı olduğunu öğretmeleri gerekmektedir. Zahmetsiz rahmet olmayacağı bilincini aşılamalı, sadece kendi hazzını düşünen bencil çocuklar olarak yetiştirmemelidirler.

“ Prenses kız ve prenses erkek” gibi görülen her evlat aslında maalesef geleceğin zebanisi haline dönmektedir. Zorluk olmadan kolaylığın, hüzün olmadan sevincin, kaybetme olmadan kazanmanın bir anlamı olmadığı bilinci çocukluktan itibaren aşılanmak zorundadır.

Aile bu bilinçle devam ederken “ Aile Bakanlığı, Sivil toplum kuruluşları, Sosyal platformlar da yaptıkları etkinliklerle anne babalara, gençlere destek olmalıdır. Toplum ancak bu şekilde toparlanır, sanal dünyaya emanet edilen ne olduğu belli olmayan dijital programlara, oyunlara, moda akımlarına emanet edilen gençlik hız ve hazın peşinde sınırsız bir özgürlük kavramı altında yıkılıp dağılmaya mahkûm olmaktadır. Bu süreçte toplumun her bir bireyine elini taşın altına koymak düşmektedir.

Sözün özü; “ Bin sene okusam, ne biliyorsun diye sorsalar bana, haddimi bilirim derim.” ( MEVLANA)

Sevda ÇEVİK