Radikalizm, köktenci zihniyet içinde başkalarına hayat hakkı tanımayan, kendi yaşam boyutu doğrultusunda değişimi savunan bir düşünce biçimi.

Bu tarz ilk zamanlar ortaya çıktığında kimi zaman özgürlük ve eşitlik talebiyle toplumsal dönüşümlere kapı araladı; kimi zaman da mutlak doğruluk iddiasına dönüşerek ayrıştırıcı ve yıkıcı süreçleri tetikledi. Sorun, radikal söylemin tek hakikatin sahibi gibi davranmaya başladığı anda başladı. Çünkü bu noktada farklı sesler yalnızca karşıt değil, aynı zamanda meşru olmayan olarak görülüyor.

Dünya ölçeğinde değerlendirme yapıldığında her aykırı düşünce, yaşam tarzı, giyinme tarzı, inanç değerleri, mal ve mülk edinme yöntemleri, yönetim biçimleri diğer tarafın radikali olabiliyor. Radikalizm, olaylara kendi penceresinden bakmak demek. Kendisine ait olanı iyi olarak, başkasına ait olanı ise kötü olarak değerlendirmek demek.

Dünya üzerinde ki olayların, savaşların, kavgaların kaynağında istisnasız hepsinin temel kaynağında radikalizm bulunmakta. Radikal boyutun sebep olduğu vicdani körlük, insanlık tarihinin utanç duyduğu terör eylemleri olarak ya da daha da ileri düzeyi olan soykırım olarak karşımıza çıkmakta.

Toplumların tarihi, çoğu zaman keskin kutuplaşmaların ve sert ideolojik kopuşların gölgesinde ilerledi. Bugün de farklı coğrafyalarda yükselen radikal söylemler, yalnızca siyasal alanı değil, bireylerin vicdan dünyasını da derinden etkiliyor. En tehlikelisi ise tam bu noktada ortaya çıkan bir olgu: vicdani körlük.

Radikal bakışlar, radikal duruşlar, radikal davranışlar, radikal inançlar, bunların hepsi ama hepsi köktenci yaklaşımın birer ürünü olarak karşımıza çıkmakta. Radikal boyutların çoğunda karşı tarafa yaşam hakkı tanımamaktan kaynaklanıyor. Radikal boyutun sahibi olan kurum, kuruluş ya da kişiler kendi boyutunun dışındaki boyutları değersiz bir çöp gibi görmekte. Bu yaklaşım tarzı kaotik ortamın ve savaş ortamının doğmasına vesile olmakta.

Tam da burada devreye vicdani körlük giriyor. İnsan, içinde bulunduğu grubun söylemini sorgulamamaya başladığında, yanlış olduğunu bildiği eylemleri bile meşrulaştıracak gerekçeler üretebiliyor. Mağdurun kim olduğuna göre acının değeri değişiyor; adalet terazisi, kimlikler arasında bölüşülüyor. Haksızlık “bizden gelen” olduğu zaman ve bizim elimizden çıktığında, çoğu zaman görmezden geliniyor.

Radikal boyutun vicdani körlük olarak toplumsal kabulü için dil ve medya da bu süreçte kullanılmakta ve bu iki unsur süreci derinleştirmek ortama radikal söylemler adeta pompalamakta. İnsani trajedilerin, soğuk ve teknik ifadelerle aktarıldığı bir dil benimsendiğinde, acı sıradanlaşıyor. “Zarar” yerini “yan etkiye”, “insan” yerini “hedefe” bırakıyor. Böylece toplumsal hafıza, gerçeklerden duygusal bağını yitiriyor.

Radikalizm yalnızca sokakta ya da siyasette değil, gündelik hayatın içinde de büyüyor. Sosyal medyada bir cümle, bir fotoğraf ya da bir başlık; Empatiyi ya tamamen besliyor ya da tamamen yok ediyor. Kutuplaşma derinleştikçe, insanın insana yönelttiği en temel soru unutuluyor: “Onun yerinde olsaydım ne hissederdim?” duyguları vicdani körlük ile yok oluyor.

Oysa toplumsal barışın inşası için farklılıkları bastırmakla değil, ortak vicdani zemini güçlendirmekle mümkün. Eleştirel düşünme kültürü, çoğulcu bir dil ve gerçeği çoğaltan bir bilgi ortamı, radikalizmi besleyen damarları zayıflatabilir. Birey düzeyinde ise basit ama güçlü bir tutum gerekli: Önce Empati, sonra hüküm.

Radikalizm, çoğu zaman güçlü bir iddia ile başlıyor fakat vicdani körlükle birleştiğinde aklı susturan bir hâle dönüşüyor. Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, kendi düşüncemizi savunurken bile başkasının acısına kulak verebilmekte yatıyor. Çünkü vicdanın sustuğu yerde hakikat ve insanlık en önce kaybolan şey olarak karşımıza çıkmakta.

ÖZER YILMAZ