Öğretmenlik özveri gerektiren bir meslek olarak kabul edilir. Uğraş alanı insan olan meslekler ki sağlık alanı da buna dahildir özveri gerektirir. Öğretmenlik mesleğinin ayırıcı özelliği anaokulundan lise sona kadar, yetişmemiş, yetişme yolundaki insan yavrularıyla ilgilenilmesidir. Bu nedenle meslek için, devlet, memur değil öğretmen seçmeli diyenler olmuştur.
Bunlar dünya çapında genel doğrular olarak kabul görmektedir. Peki öğretmen özveri ile sınıfsal duruş arasında nasıl bir çizgi çekecektir?
Kapitalist sistem acımasızdır. Sistem için kamu okulları dışında öğrenci de öğretmen de para kaynağıdır. Birinden alabildiğince çok alacak, diğerine verebildiğince az verecektir.
Kamu alanı çalışanlar açısından özel sektör alanına göre daha rahat olanaklar sunar. Sistem burada da kamu alanını özel alanı göstererek hizaya sokmaya çalışır.
Eğitim alanında devlet ve patron öğretmenlerin özverisini olumsuz kullandığında öğretmenlerin buna tepkisi ne oluyor?
Öğretmenlik mesleğinde her meslekte olduğu gibi kendini yenileme beklentisi vardır. Bu beklenti öğretmenlerin gelişimini olumlu etkilemelidir. Bunun planlaması patronu (devleti) temsil eden il yada ilçe MEM’ce yapılmaktadır.
Bu planlamalar işin zor kısmını oluşturuyor. Ya da planlamayı yapanlar sahadan bilgi almıyorlar. Gün içinde okulunda görev yapan öğretmen için bu eğitimler çoğunlukla zaman problemi yaratıyor. Hafta içi mesai saatlerinde öğretmen eğitime gittiğinde dersleri ya da sınıfı boş kalmaktadır. Bu durum okul idaresi, öğrenci, ve tabii veliler için sıkıntı yaratabilmektedir.
Derslerin boş geçmesi gibi bir durumun önüne geçmek isteyen Milli Eğitim Müdürlükleri (MEM) hizmetiçi eğitimi planlama yetkilileri mesai saatleri dışında eğitim planlamaktadır.
Bu durumda şöyle bir görüntü ortaya çıkmaktadır, sabah 08.00 civarında okula gelen (dersler genelde 08.00-08.30 arası başlar) öğretmenler akşam saat 17 civarı eğitime gideceklerdir.
Bu arada eşlerini, çocuklarını işten, okuldan alması gerekenler olacaktır. Hepsinden önemlisi öğretmen bir insandır ve sosyal yaşantısı başlayacaktır. Dinlenecektir, aile üyeleriyle, yakınlarıyla zaman geçirecektir. Kitap okuyacaktır, spor yapacaktır. Belki boş boş oturacaktır.
Geçtiğimiz günlerde İnegöl’de öğretmenlerin çoğuna bilgilendirme mesajı geldi, “1 Haziran 2026 Pazartesi itibarıyla Kampüste Açık Uçlu Soru Yazma Kursunda Görevlisiniz” diye.
Doğal olarak tepkiler oldu. Öğretmenler sendikalarını aradılar. Sendikalar üyelerinin mesai saatleri dışında görevlendirilemeyeceklerine dair aldıkları kararları paylaştılar.
Sendikalı/sendikasız öğretmenlerin bir kısmı bu kursa gitmedi. Sınıfsal bakış açısından işin doğal akışı bu olmalıydı.
Sendikalı/sendikasız öğretmen arkadaşlarımızın bir kısmı kursa gitti. Meslekteki özveri beklentisi Kapitalizmin bir ihtiyacını karşıladı. Grev kırıcılığı.
Mesai saatleri dışında görev kabul etmemek, temel insan haklarını, yasal haklarını kullanmak demektir. Aynı zamanda sınıfsal bir duruşu da temsil eder.
Öğretmenlerin sınıfsal olarak ortak davranması belki ülkenin bu alanla ilgili sorununu da çözecektir. Hep birlikte tavır alınsaydı, kursları planlayanlar çalışanların görüşlerini sendikaların taleplerini dikkate almak zorunda kalabilirdi.
Bu arada kapitalizmin grev kırıcı mekanizmaları devreye girmiş kursa katılanlar üzerinden kursa katılmayanlar korkutulmaya çalışılmıştır. Kursun ilk günü, gelmeyenler yazın kursa alınacakmış, gelmeyenler Bursa’da kursa katılmak zorundaymış, söylentileri devreye girmiştir. Bu nedenle 2. günü 3. günü kursa katılanlar olmuştur.
Bu arada okur yazarlık bağlamında ve öğreticilik vasıfları dikkate alındığında anlamsız boşluklar ortaya çıkmaktadır.
Sınıf bilinci kazanılmazsa kimsenin kendine de ülkesine de faydası olmaz. Kendi çıkarlarını temel insan hakları ve yasalar bağlamında savunamayanlar başkalarının haklarını da savunamazlar. Doların üstünde tepinmek gibi dışavurumsal tepkiler ortaya çıkar.
İşin bir boyutu da sınıf bir tarafta, sınıf bilinci başka bir tarafta durumunun yaşanmasıdır. Sınıfı işin içine katmadan sınıf adına yapılan etkinlik ve eylemlerin işe yaramadığı sendikal sürecin tarihinden izlenebilir.
(Bknz. 1990 sonrası Türkiye kamu çalışanları sendikal hareket tarihi) Sınıf bir tarafta sınıf bilinci başka bir tarafta paradoksundan Türkiye sendikal hareketi kurtulmalı ve bu ikisini bir araya getirmelidir.
Sınıf bilincine sahip olmak temel insan hakları bağlamında çıkarlarını takip etmektir. Bunun için sağcı, solcu, etnik köken, mezhep yönlendirici olamaz.
Eğitimi planlayan yetkililere gelince, akşam mesai bitiminde eğitime aldığınız bizlerde, eğitim çalışanlarında “metal ve mental yorgunluğuyla” karşılaştığınızı siz de görüyorsunuz.
Görmüyorsanız alttan yukarıya doğru bilgi gitmiyor, “bürokratizmin” kapitalist hali gözleri kamaştırmış demektir. Bu eğitimlerin faydalı olmasını istiyorsanız tatil dönüşü okulların açıldığı ve öğrencilerin okula gelmediği ilk hafta yapabilirsiniz. Ya da bakanımızın kaldırmaya çalıştığı ara tatilleri bu tür yüz yüze eğitimler için kullanabilirsiniz.
Bir öneri; sendikalar üç ayda bir ortak değerlendirme toplantısı yapmalılar.
Nazım usta sınıf ilişkileri bağlamında okulu bir yana koymuş, Türk köylüsü için şu dizeleri satırlara düşmüştü; “ O topraktan öğrenip, kitapsız bilendir.” Doğru hep kitapla bilinmez ama kitapla da bilmemek…
Yunus Emre’nin meseli ilkçağ filozoflarından beri gelen şiirini değiştirerek bitirelim;
İlim ilim bilmektir,
İlim safın bilmektir,
Sen sınıfını bilmezsen,
Ya nice okumaktır.
İsmail POLAT /Tarihçi