Öncelikle Rumi kelimesi tarihimizde daha çok Mevlana ile meşhur gibi görünüyor. Rum’a yani Roma’ya (Doğu Roma) ait anlamında kullanılmış. O dönemi göz önüne alırsak Anadolu anlamında kullanılmış olamaz. Anadolu Mevlana sonrası Osmanlı dönemi eyalet sisteminde bile genişlemiş haliyle bugünkü sınırları kapsamaz. Daha çok orta ve batı Anadolu’yu kapsar görünüyor, Yıldırım Bayezid’in Anadolu Beylerbeyliği sınırlarına baktığımızda.

İç Anadolu, Konya bölgesi Karaman Valiliği olarak örgütlenmiş Osmanlı eyalet sisteminde. Konya, Niğde, Kayseri, Aksaray, Beyşehir, Akşehir, İçel bu beyliğin sınırlarında kalmış ama Alanya’yı da bir şekilde Anadolu Beylerbeyliğine bağlamışlar.

Osmanlının yine 1398’de Yıldırım devrinde kurulan ve Amasya, Tokat ve Sivas’ı içeren Rumiyye-i Suğra (Küçük Roma) isimli eyaleti vardır.

Edirne ve ötesi Osmanlı döneminden beri günlük dilimizde Rumeli’dir. I. Murat döneminde başkent Bursa iken kurulan Rumeli Beylerbeyliğinin merkezi önce Edirne olmuş, I. Murat Bursa’dan Edirne’ye gelince merkez önce Filibe, sonra Sofya olmuştur.

Anlaşıldığı kadarıyla Malazgirt ve sonrasında Türkler arasında Rum, Rumi kelimesi Anadolu kelimesinden daha çok tutan ve kullanılan bir kelime. Batılılar da o dönem bizim bugün tüm olarak Anadolu ismiyle andığımız bölgeye Küçük Asya (Asya Minor) ismini vermişler.

Rumi coğrafi olarak tüm Doğu Roma topraklarını Anadolu’dan daha geniş bir alanı kapsamış olmalı.

Sosyolojik olarak ise Rumi Osmanlı döneminde; kökeni millet olarak ne olursa olsun Türkçe öğrenip Osmanlı yönetici sınıfına giren kişiler için bunlara edebiyatçı ve dini kesim de dahil kullanılmış. Hatta tarihçi Cemal Kafadar bu kullanımın Türk’e nispet edilerek bu günün “Burjuva-Köylü” (Rumi-Türki) ikileminde kullanıldığını söylüyor.

Sanki 1789 Fransız devriminden önce, Rumilik Türkilik üzerinden gizli bir sınıf savaşı ötekileştirme satır aralarına gizlenmiş. Onlara birazdan değinelim.

Anadolu ismi Türk Kurtuluş Savaşı ile resmi kullanıma giriyor (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) ve Cumhuriyetin ilanıyla yaygınlaşıyor. Bunda kendilerine karşı Kurtuluş Savaşı verdiğimiz, Yunan işgalcilerinin (Grek-Helen) Osmanlı kullanımında son dönemler Rum olarak isimlendirilmiş olmalarının da payı olmalı. Şimdilerde kullandığımız 7 bölge ismi ilk kez 1941’de Ankara’da toplanan Birinci Coğrafyacılar Kongresi’nde kullanılmıştır.

Artık isminden çok lakabıyla andığımız Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye gelecek olursak, asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Belh doğumlu olduğu için Muhammed Belhi diye de anılmıştır. Mevlana, “efendimiz” anlamına gelen saygı ve unvan ifadesi olarak kullanılmıştır.

Kendi yaşadığı dönemde kendisinin bu ismi kullandığına dair bir işaret yoktur. 1273’teki ölümünden 46 yıl sonra yolundan gidenlerin hayatını anlatmak için derlemeye başladıkları (1318-1353) “Menakıp al Arifin” (Ariflerin Menkıbeleri-Ahmed Eflaki) isimli kitapta bu kelime geçmiyor. Fakat 1330’da İran’da Farsça yazılan Tarih-i Güzide kitabında Mevlana-i Rumi (Roma diyarından Efendimiz) diye anılmış. Buna karşın 1228’de geldiği ve 1273’teki ölümüne kadar yaşadığı Konya çevresinde Mevlana (Efendimiz) denmiş kendisine.

Yine bu dönemlerde Roma Selçuklu sarayında Asya’dan geldiği için Türkeri olarak anılan bir çaşnigir ve onun Anadolu’da doğduğu için Rumeri ismini taşıyan sipahi oğlu kayıtlara geçmiş.

Tarihin cilvesi ve insanların kelimelere yeni anlamlar yüklemesi kelimelere zamanla taklalar da attırmıştır. 1789 Fransız devrimi sonrası milliyetçilikler başlayınca, Rumi kelimesi Rum’dan türemesine karşın Rum’u zamanla ötekileştirmiştir. Osmanlının sonlarına doğru Rum iyice daraltılmış ve eskiden Doğu Roma şimdi ise Osmanlı topraklarında yaşayan ve Yunanca konuşanları ifade eder olmuştur. Halbuki Anadolu’nun Yunanca/Rumca (Koin) konuşan halkları büyük ihtimalle Yunanlılıkla ilgisi olmayan Antik Anadolu (Hitit, Frig, Galatya, Lidya, Likya, Urartu, Kaşka vb.) halklarıydı. Büyük İskender’in zorlamasıyla Yunanca, Anadolu dahil bir çok yerde resmi dil olmuştu.

İşin ilginci 1821’de Yunan İsyanı Mora’da patlak verdiğinde Yunan Milliyetçilerinin en büyük problemi “biz Rum, Romalı değiliz, Grek ve Heleniz” propagandasını halka kabul ettirmeleri olmuştur.

Türk Kurtuluş Savaşından sonra maalesef Mübadele diye bir olay yaşandı ve insanlar milliyetçiliklerin etkisiyle binlerce yıl yaşadıkları yerden karşılıklı gönderildiler. Türkiye’den Yunanistan’a Rumlar’ı gönderdik. Yunanistan’ın yerli halkı Anadolu’dan giden Rumları “Hristiyan Türk” olarak damgalamışlar ve kabullenmekte zorlanmışlar. Hatta yoğurt Türklerin icadı olduğu için Anadolu’dan gelenleri “Yoğurtla Vaftiz Edilenler” diye ötekileştirmişler. Bu yoğurt meselesi birazdan karşımıza çıkacak hem de Ankara gibi Anadolu’nun göbeğinden İstanbul’da Saraya giden bir paşa tarafından.

Türki’ye gelince Mevlana’da birbirine zıt kullanımların olduğu görülüyor. Kendi Farsça yazan Mevlana bir beytinde “Türk gibi çevik ol, Acem gibi tembellik etme” demiştir. Ama aynı Mevlana “Yapacaksan Rum’a yaptır, Yıkacaksan Türk’e yıktır” da demiştir.

Yunanistan’a gitmeye gerek yok. Ankara Ayaşta müftü oğlu olarak dünyaya gelen ve sonra İstanbul’da çeşitli saray görevlerinde bulunan Esad Muhlis Paşa (1780-1850) Farsça yazmış. “Gofte-i ma lik ba-torkan-ı bi idrak nist. Maksad-ı anhast zira ez-du âlem duh-u mâst”. “Sözüm Türk’e değil; onların iki alemde maksadı yoğurt ve ayrandır”, demiş. Şimdi herkes elinden çekmiş çekmiş de; Türk’te az çekmemiş hani…

Yeme içmeye gelince Arnavut ciğeri var memlekette. Bizim İnegöl çok göç alan bu yönüyle zengin bir yer. İnegöl’ün efsane Sosyalist devrimcilerinden İhsan Zafer abimiz anılarını yazdığı anı-roman kitabında (Lütfen ellerinizi kaldırır mısınız? İhsan Zafer, İletişim Yayınları) İnegöl’den Çanakkale’ye Öğretmen okuluna gittiklerini anlatır. Ve orada “pırasacılar” diye karşılanırlar. İhsan abi bunu İnegöl’de Arnavutların pırasa tarımı yaptıklarına bağlamış. Öyle de olabilir. Ama ben biraz anneannem yönüyle içlerinde olduğum için bunun pırasa pidesiyle ilişkili olduğunu düşünüyorum.

İsmail POLAT

Tarihçi