Onlar da bir zamanlar bu dünyanın mülksüz sahipleriydi. Bir zaman sonra bizler için de kurulabilecek bir cümle. Dünya değişiyor, keşke ideal bir dönemi olabilse ve hep orada kalsaydı. Herkesin ideali başka başka olunca çok değişik birbirine aykırı dünyalar düş dünyamızda hayat buluyor. Ne kadar geçmiş varsa idealize edilen, onlardan yüzlerce fazla gelecek tasavvuru düşer aklımıza. Çünkü aynı geçmişi sahiplenenler başka başka yorumlar yapıp çoğaltıyorlar gelecek ütopyalarını.

Geleceği yakalayabilmek, ortaklaşmak, ortak akıl oluşturmakla mümkün. Bunun için yaşayanların yaşadıklarından öğrenmesi gerekir.Ortaklaşmayı bölecek doğal ayırım sınıfsaldır. Patronların gelecekten beklentisi ile emekçi sınıfların gelecekten beklentisi aynı ortak akıldan çıkmayacaktır. Sınıfların bilek güreşi sonucu belirleyecektir. Dünyayı bir zamanlar yorumlayanlar oldu. Onların yolundan gidenler bugün oraya takılıp kalırsalar takılıp kalmayanları seyrederler.

9/10 yaşlarımda sokakta oynuyoruz. Yanımızdan geçen dedelerden duydum “getir o günleri, yakalım bu günleri.” 50 senedir unutmadığıma göre beni çok etkilemiş olmalı. Ama o günler bu günleri yakmaya değer mi? Bütün ideoloji, felsefe ve dinlerin kutsadıkları, mutluluk asrı dedikleri, mükemmel buldukları, idealize ettikleri zamanlar var. Bir şey mükemmelse bozulmaması gerekmez mi? Bozuluyorsa mükemmel değildir.

Sol kesim içinde okuduğum yazılarda sürekli kafama takılan “Marks şöyle dedi”, “Lenin’den alıntı yapmak gerekirse” gibi cümleler vardı. Kendini bilimsel olarak adlandırıp sonra kişileri tabu haline getirmek çelişki olmalı. Muhafazakar kesimi okuduğumda ise kitapta şöyle yazıyor, geçmişin büyükleri böyle yaşamış, kalıplarını çok kullandıklarını görüyordum. Geçmişin büyükleri Çin’de doğduysa Çin, Azteklerde doğduysa Aztek kültürünü yaşar. (Aztekli Çin, Çinli Aztek kültürünü yaşayamaz) Belli bir coğrafyanın ve belli bir dönemin yaşamını idealize etmek, hatta tek doğru olarak sunmak kültür çatışması yaratır ve insanın bilincinde ikili davranış kalıpları üretmesine yol açar.

Kemalist kesimde ise Kemal Paşanın aklı, bilimi önceleyen sözleri vardır. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, diye toparlayacağımız sözleri var. Bütün bunlara rağmen referanslarının Mustafa Kemal Paşa olduğunu söyleyen günümüz “Ulusalcıları” yine günümüzün bazı “Kemal Paşacılarını” 1930’ların değer yargılarıyla yargılamaya çalışırlar. Bu en çok etno-kültürel meselelerde karşımıza çıkıyor. Halbuki o günlerin üzerinden koca bir II. Dünya Savaşı geldi geçti. Japonya Çin ve Mançurya’da, Almanya tüm Avrupa’da ırkçılıkla kimlikleri ezdi. Çeşitli milliyetçiliklerin dünyayı kasıp kavurduğu 1930’ların değer yargıları 1944’te partizanların Mussolini’yi öldürmesi, 1945’te Hitlerin kendini öldürmesi sonrası dünyada artık gözden düştü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilanı ile her türlü tektipleştirme asimilasyon kabul edildi. Bugünün bilimi kimlikleri ezin demiyor. O dünya savaşı ki, sadece SSCB o günün Türkiye’sinin 1,5 katı nüfusunu Alman ilerleyişini durdurmak için kaybetti. -Türkiye’nin 1945 nüfusu, 18 milyon 790 bin; SSCB’nin II. Dünya Savaşında Almanya karşısında insan kaybı, 26 milyon.-

İslam dünyasını şekillendiren geçmişin büyüklerinden İmam Gazali’dir. Gazali’nin “İhyâu Ulûmi’d-Dîn” kitabından aktarılan bir mesel; "Din ve sultan (melik/devlet) ikiz kardeştir. Din temeldir, sultan ise muhafızdır. Temeli olmayan her şey yıkılır, muhafızı olmayan her şey ise yok olur." Gazali’nin aktardığı bu söz İslam öncesi Zerdüşt-Ateşperest Sasani İmparatorluğunun kurucusu Ardeşir’e aittir. Gazali üzerinden İslam dünyasına sızan bu söz Devletin dinin muhafızlığını üstlenmesine yol açmıştır. Açmakla kalmamış kocaman bir ideolojik müdahalede yapılmıştır. Selçuklu Veziri Nizamülmülk, Batıni hareketini yok etmek için Bağdat’ta “Nizamiye Medreselerini” kurmuş ve başına da İmam Gazali’yi getirmiştir. Geçmişin yol göstericilikten çıkıp prangaya dönüştüğünü düşünen modernist din adamları ve felsefeciler için İslam Rönesansı bu müdahaleyle bitmiştir.

Geçmiş bugünün koşullarını belirler ama bu koşullar içinde eylem yapan özne yaşayanlardır. Yaşayanların görevi geçmişten öğrenmek ama onun esiri olmamaktır. Peki mutlak bir kopuş mu eleştirel bir süreklilik mi? Geçmişi rehber olarak alıp onu prangaya dönüştürmeyenler yaşamı ıskalamaz yakalarlar.

Tabii bu yazının amacı “geçmişi susturmak” değil, onların sesini eleştirel bir diyalog içine dahil etmektir. Dünyayı anlamlı kılan geçmiş ve bugün arasındaki gerilime dayalı üretken ilişkidir. Üretim biterse hayat biter, her anlamda.

İsmail POLAT-Tarihçi