“Irak Hac Emiri benzeri görülmemiş bir kalabalıkla geldi. Onunla beraber “Hatun” denen meşhur Horasan Kadınları da geldiler.”

Araştırma merakıyla okunan kitabın verdiği zevk başka oluyor. Bu bir seyyahın gözlemleri. Tarih ve sosyoloji açısından maden sayılabilecek veriler içeren bir kitap. Araplar, Türkler, Kürtler, Yemenliler gezdiği gördüğü her yer hakkında gözlemleri var.

Seyyahımız 5 Temmuz 1183-3 Nisan 1184 arasında 245 gün kalmış Mekke’de. Ona en ilginç gelenlerden biri Türklerin hükümdar yakını kadınları, hatunlar olmuş. Mısırda bir şehirden bahsederken kadınlarını sokağa çıkmadıkları için öven seyyahımıza bizim Türklerin Hatunları hiç yadırgatıcı gelmiyor. Selçuklu hanedanında yetişip çeşitli yerlerdeki Melik ve Atabeylerin eşleri olan bu hatunlar hayır işlerinde birbirleriyle yarışırmış.

Seyahatnamesi boyunca hayatın içinde aktif bir şekilde duran, yetki kullanan, karar veren kadınlar olarak Selçuklu Hatunlarını görüyoruz. Diğer kültürlerde ve gezdiği yerlerde Sicilya hariç kadınlardan bahsetmiyor ya da edilgen bir şekilde bahsediyor. Hatun kelimesinin Türkler arasında Han’ım (Hükümdar olan Han’a sesleniş) veya onun gibi hükümdarlık vasıflarından olduğunu yazmış.

Geçmişte en azından Cübeyr’in seyahatnamesi sırasında hac ve umreye gelen erkeklere haftada 2 gün Pazartesi ve Cuma günleri Kabe kapısı açılıp içine giriliyormuş.

Erkeklerin yıl boyunca kullandığı bu haktan kadınlar yalnız senede bir gün Recep ayının 29’unda yararlanabiliyorlarmış. Anlattığına göre kadınlar hac sırasında Hacer ül Esved’e de yanaşamazmış. Kadınların ziyaretinden sonraki gün Kâbe’nin koruyucusu olan Şeybi ailesi Kâbeyi zem zemle yıkıyorlarmış.

Erkeklerin Kâbenin içine girmesinden sonra böyle bir yıkama işlemi olmayıp kadınlar girdikten sonra olması garibine gitmemiş. Buraya kadar seyyahımızın yadırgadığı bir durum yok ama bundan sonrasını sanki biraz abartılı bulmuş. Diyor ki, Kâbe yıkanırken akan suyu taslara dolduranlar, elini ayağını yıkayanlar hatta içenler var. İçmeyi bırak onu eline ayağına sürmek caiz midir? diye soruyor.

19 Kasım 1183 Cuma günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış. “Bol yağmur geldi. İnsanlar Hicr’e koşup elbiselerini çıkarıp Kabe oluğu altında durdular”. Ve ekliyor, burada kirlerden temizlendiğimiz yeter Allah günahlardan da temizlesin. İmam Gazali (ö.1111) Hac için Mekke’ye geldiğinde (1096) yağmur yağması için dua etmiş ama olmamış, bu da verdiği ilginç bilgilerden biri.

O dönemin iletişim olanaklarını ve kendisinin İspanya’da yetiştiğini İmam Gazali’nin İran’ın Tus şehrinde yaşadığını düşünecek olursak, kendisinden 72 sene önce ölmüş Gazali’yi tanıması, Gazalinin çok kısa zamanda İslam dünyasında tanınır hale geldiğini bize gösteriyor.

Seyyahımız Endülüsten gelirken Mısır yolunu kullanmış ve Ayzaptan Kızıldenizi geçerek Cidde limanlarına inmişti. Bu yolu bir daha kullanmamak için Irak Hac kafilesine katılmış ve Bağdat’a yönelmişler. Medine üzerinden Bağdat’a giderken öğleden sonra uyumuşlar ve geceleyin yolculuk yapmışlar. Yolculuk sırasında Irak Hac Emirinin aldığı önlemler sayesinde Bedeviler hacılara saldıramamış.

Fırat nehrinin Hilla kolu üzerinde Hille şehrinde büyük gemiler yanyana getirilerek büyük bir köprü yapılmış. Hacca gidenlere kolaylık olsun diye yapıldığını belirtiyor.

Bağdatlıları pek tutmuyor, kendini beğenmiş olarak nitelendiriyor. Diyor ki, “her biri kalbinden başka yerdeki her şeyi küçümser. Hilafetin merkezi, Kureyşten Haşimi imamların oturduğu yer olsa da çoğu harap olmuş, sadece adının şöhreti kalmıştır, Bağdat’ın.”

İmam Ebu Hanife, İmam Ahmet bin Hanbel, Hüseyin Mansur El Hallac gibi bir çok iyi kişinin mezarının Bağdat’ta bulunduğunu bildirirken Mansur El Hallac’ı iyi kişiler arasında sayması seyyahımızın tasavvufi bir yönünün olduğunu gösteriyor.

19 Mayıs Cumartesi akşamı Halifeyi görmüş. 25 yaş civarında olduğunu belirttiği halifenin ”Türklerin kıyafetini benimsemiş” olduğunu yazmış. Çok etkilenmiş, halife kürkler içindeymiş. “Şunu da ilave etmek gerekir ki, örtülse de güneş kaybolmaz.” Halifeyi güneş gibi nitelendirmiş.

Cuma namazı kılınabilecek 11 cami bulunan Bağdat’ta 2000 civarında hamam bulunmaktaymış. Cilalı siyah mermere benzettiği hamamların çatısını, ısı geçirmesini önlemek için katranla sıvamışlar. Musul civarında bu katranların kaynağını kendisi de görüyor. Musul, Kufe, Basra dolayları bu Katran yataklarıyla doluymuş. Bizim bugün petrol dediğimiz bu ürün o zamanlar yeri kazmadan kendi kendine çıkar kaynar dururmuş.

Nuh’un gemisinin Cudi Dağına indiğine inanmış. “Endülüs kadifesi gibi Medeniyet parlaklığı var” dediği Nusaybin’i çok beğenmiş. Zaten güzellik ölçüsü Endülüs, bir yeri beğendiyse mutlaka orayla kıyaslıyor.

Bazen Nusaybin kapılarına dayanan yol kesen, yağma yapan Kürtlerden bahsediyor ve Diyarbakır, Musul, Nusaybin ve Duneysir arasındaki dağlarda yaşadıklarını belirtiyor.

Bugün Kızıltepe’ye bağlı Dunaysir dolaylarında zimmi Hristiyan köylerinin Endülüs köyleri gibi bakımlı, zengin, parlak olduğunu yazıyor. Bahsettiği Hristiyan köyleri Süryani köyleri olmalı.

Suriye’ye doğru ilerleyen yazarımız Frenklerden, Frenklerin elindeki yerlerden bahsetmiş. Bunlar bizim bugün haçlı dediğimiz beylikler. Anlaşılan seyyahımızın döneminde haçlı kelimesi daha kullanıma girmemiş.

Hz. İbrahim’in koyunlarını otlatıp sağdığı ve sütünü insanlara bedava dağıttığı yere bunun isim olarak verildiğini yazmış. Halep Arapçada süt-veren anlamına geliyor.

Hristiyanların Kudüs’ten sonra en önemli mekanları olan Meryem Kilisesinin Dımaşk’ta (Şam) olduğunu söyleyen yazarımız Şam’daki bu Meryem Kiliseninin “fikirleri hayrete düşüren enterasan resimleri vardır. Gözleri celbeder, görünüşü hayret uyandırır” diyor.

Lübnan’da Hristiyanların Müslümanlara, Müslümanların dindar Hristiyanlara iyi davrandığını gözlemliyor. Bölgede haçlı beylikleri var ve savaş sürüyor. Buna rağmen Frenklerle Müslümanlar arasındaki bu savaşta halka ve tüccarlara dokunulmadığını tespit etmiş.

Şam bölgesi olarak söylediği Suriye, Lübnan, Filistin sahil kesimlerinin Frenklerin elinde olduğunu Selahaddin Eyyübi’nin onlarla mücadele ettiğini belirtiyor. Yıl 1184 olduğuna göre Selahaddin’in Kudüs’ü geri almasına daha 3 yıl var.

Bazı Frenk yöneticiler Müslümanlara Müslüman yöneticilerden iyi davranmışlar. Müslüman yöneticilere ait köylerde yaşayanlar bu durumu görünce Frenklere meylediyormuş. Müslüman kesim hükümdarlarının zulmü altındadır. Kendilerinden olmayanların idaresini övüyorlar, onları adil buluyorlar, diye içleniyor, üzülüyor, seyyahımız.

Akka kalesinin doğusunda bir pınar başında çeşme ve yanında mescid varmış. Bu mescidi Müslüman ve kâfirler ortak kullanırmış, herkes namaz zamanı kendi yönüne dönermiş. Buradan anlıyoruz ki yöneticiler halkı birbirine düşürmese farklı inançlardaki insanlar pekala birlikte yaşama kültürünü hayata geçirmişler. Hatta Hunin ve Banyas diye belirttiği yerlerin arasında bir ova varmış bu ovanın vergisini Frenk ve Müslüman yöneticiler paylaşıyormuş. “Sürüleri birbirine karışmıştır, aralarında haksızlık olmaz” diyor.

Uzun bir deniz yolculuğundan sonra Sicilya’ya geliyorlar. Gemileri batma tehlikesi geçirmiş. Hatta önce kadınlar ve çocuklar denilerek tahliye bile yapmışlar. Sicilya Kralı gelip kendilerini kurtarmış. 965-1072 yılları arasına Sicilya Müslümanların elindeymiş. Normanlar 1072’de adayı 1091’de Palermo’yu Müslümanlardan almışlar fakat Müslümanlara adada yaşama izni vermişler. Sicilya’nın Norman kökenli kralı en yakın danışmanlarını, komutanlarını hatta aşçısını Müslümanlardan seçmiş. Hristiyan olmalarına rağmen ataları Vikinglerden getirdikleri kültürün Avrupanın diğer Hristiyanlarına göre Müslümanlara daha hoşgörülü yaklaşım geliştirmelerinde etkili olduğunu sanıyorum.

Belirtelim ki seyyahımız bu hoşgörüden memnun değil, Müslümanların kalbini Hristiyanlığa ısıtır diye çekiniyor. Seyyahımızın uğradığı 1184 yılında Palermo’da Müslümanların camileri var, açıktan ezan okuyabiliyorlar. Fakat emirleri olmadığı için Cuma namazı kılmıyorlarmış. Palermo, Palermo seyyahımız ilk kez burada Endülüs’ten bile güzel bağları bahçeleri olduğundan bahsetmiş. Bu şehirde Hristiyan kadınların kıyafeti Müslüman kadınlar gibi, peçeleri de var diyor.

Sicilya’ya gelen Bizans soylularını anlatırken Rumlarda akraba evliliği olmadığını belirtmiş. Hatta Bizans ailesindeki kavgalardan kaçan bir prens Konya’ya gitmiş Müslüman olmuş amcasının kızıyla evlenmiş.

İbni Zür’a dan bahsedelim bitirelim. Bu kişi Müslüman bir fakih imiş. İşçileri ona sanırım psikolojik baskı yapmış ve o Hristiyanlığa geçmiş. Evinin yanında mescidi varmış onu kiliseye çevirmiş. Kötülüğün dalaletin sonuçlarından Allaha sığınırız diyen İbni Cübeyr’e göre İbni Zür’a imanını gizlermiş. İncil’i ezberlediği için Hristiyanlar din işleri için ondan fetva almışlar. İslam diniyle ilgili sorulara da cevap veriyormuş. “İki dinde fetvaya yetkiliydi” diyor İbni Cübeyr.

25 Nisan 1185 günü Granada’ya dönen seyyahımız “Menzile varıp bastonu attık, yolculuk bitti. Dönmekle gözlerimiz nurlandı” demiş. Granada’dan çıkıp tekrar geri dönmesi iki yıl üç buçuk ay sürmüş. İlginç gözlemleri var okunmasını dileriz.

İsmail POLAT

TARİHÇİ