Bosna’nın Ardından (mı?)
Bosna’da yaşanan korkunç trajediden çıkarılması gereken edebî ve manevi duygular bir yanadır; Bosna’dan çıkarılması gereken ekonomik, sosyal ve siyasi sonuçlar bir yanadır. İkisi arasında etkileşim mutlaktır, bu da bizi zaten Batı Tipi siyasetten ayırır ancak, 95’ten bu yana Bosna’ya dökülen ağıtların bizi getir(eme)diği yere dikkatle bakmak gerekir. Birileri bizlerin Bosna’nın ardında yatanları görmemiz konusunda oldukça endişeli zira birileri Yugoslavya’nın ardında yatanlardan endişeli.
Öncelikle birkaç farklı sözlü/yazılı kaynaktan duyduklarıma göre; Türkiye Muhafazakârlarının Bosna Meselesine eğilim göstermesinin birkaç sebebi vardır: Bunlardan ilki, gerçek anlamda Avrupa’daki son Müslüman hareketin varlık mücadelesinin zımnen Osmanlıcı bir perspektiften sürdürülmesi, Türkiye’nin diplomatik alandaki atılımlarının genişletilmesi;
İkincisi ise ülkemizde olan meseleleri aşarak, daha vizyoner bir kararla, Bosna ile Türk/Müslüman Kimliğinin önemli bir koruyucusu olarak uluslararası arenada öne çıkma çalışmasıdır (Gönül Coğrafyası tezleri). Bu süreç boyunca hem Bosna’da hem de Türkiye’de önemli adımlar atmış nice hocamızın sadakati, imanı ve salihliğinden şüphem yok. Ancak:
Birkaç farklı pervasız kişiden tınılarını duyduktan ve üstüne etraflıca düşündükten sonra sanırım [benim için] ilk kez yumuşatılmış bir biçimde bir kavramı ifade edeceğim: Soykırıma Duyarsızlaşmak. Bu duyarsızlaşmak soykırımı unutmak ile ilgili, aksine; soykırımı çok iyi görmek (hatta devamlı görmek), ağlamak ancak enine boyuna düşünmeyerek duyarsızlaşmayı kast ediyorum.
Çağımızda vicdanımızla buğzetmenin önemi kuşkusuz. Ancak bunu yaparken politik ve sosyal anlamda geleceğimizi görmeden hareket ediyoruz. Feryat figan eden anneler ve çocuklar, yaşadıkları acıyı anlatmak imkânsız. Ancak bugün şunu düşünmüyoruz: Bu annelerin ve çocukların ağlayışını nasıl durdurabiliriz?
Peygamberimiz vicdanıyla buğzederken bile alternatif bir sistemin inşasını sürdürüyordu, peki ya biz? İşte bunu elimizden yitirdiğimizde soykırıma duyarsızlaştığımıza inanıyorum. Sosyal medyada yaptığımız paylaşımlar ise vicdanımızı rahatlatmanın bir diğer yolu. Bugün Bosna’da olanlar farklı tezahürlerde devam ediyor ve biz halen öteki yolu keşfedemiyorsak ne yapabiliriz?
Bu zorlu cendereden çıktığıma göre devam edelim. Herhalde Türkiye’de Bosna ile ilgili yapılan binlerce deneme yarışması olmuştur. Akademisyen ve gazeteci hocalarımız gençleri buna sevk etmiştir. Ancak hocalar talebelerine: “Çocuklar, Yugoslavya’nın yıkılışı bağlamında Bosna’yı ele alın” sorusunu doğrultmamıştır. Daha da ilerisi: “Bir daha Bosna’nın yaşanmaması için ne yapılabilir/yapılmalıydı?” Sorusunu etraflıca ele almamışlardır. Soran hocalarımızın sayısı da bir elin parmağını geçmez zira gözlerimizden yaş getiren edebî metinler daha çok rağbet görüyor. Bu tarz metinlere de ihtiyacımız var elbet ancak bunlardan çok daha güçlü yazılara da ihtiyacımız var.
Bu anlamda, biz de Srebrenitsa’da sıkışıp kaldık. Medeniler, ardında aşılmamış hiçbir şey bırakmaz. Sorunu kökünden çözer ya da farklı bir yolunu bulur, alternatif geliştirir. İsmet Özel’in tabiriyle: Affederler ama unutmazlar. Peygamberimiz Mekke’ye girdiğinde arkasında Cahiliye Devrini silip atmıştı, Gönül Fethini gerçekleştirmişti. Şimdi bizler de Srebrenitsa’da ve Gazze’de sıkışıp kalmamalıyız.
Yugoslavya’nın Sosyalist İdeolojisi ve Ekonomiğini desteklediğimi söyleyemem. Ancak şu kesindir: Avrupa, hemen yanı başında kendi kendine yeten/döndüren Sosyalist bir ekonomi ve birbirleriyle kavmiyetçilik ile savaşmayan topyekûn bir devlet görmeye dayanamamıştır. Tarihsel bazı meseleleri ortaya sürülmüş, Tito’nun bir biçimde ayakta tuttuğu devlet yıkılmıştır. Bunun yanı sıra Karizmatik Otoritenin sürdürülebilir olmadığı da ortaya konmuştur. Buradan daha pek çok şey söylenebilir, ancak Yugoslavya’nın kurucu felsefesinin Avrupa ile Batı Medeniyetinin tam karşısında olduğu da açıktır.
Diğer bir husus ise sonraki süreçtir. BM, NATO ve Uluslararası Güçlerin başat rol oynadığı bir dünya polisliğinin sahih olmadığı, çıkar anında hareket ettiği ve her hareketiyle mesaj verdikleri net bir biçimde görüldü. Amerika’nın safında/sisteminde/ekonomisinde/siyasetinde olanın kazandığı, Pax America’nın önüne geçilemeyeceği Sırp Bombardımanlarıyla gösterildi.
Dinsizin hakkından imansız gelir derler, bu meseleyi anlatmak için ne de güzel bir deyim! Öğüt alanlara iki mesaj var: İlki, bu sisteme alternatif düşünmeyi aklının ucundan geçirenlerin yıllarca süren savaşlara ve krizlere ev sahipliği yapacağı ima edildi; dahası da toplumunuz, ekonominiz, askeriniz ve varlığınız bizim ellerimizde denildi. Dininiz, mezhebiniz ya da kim olduğunuz değil, Amerika’ya karşı gelip gelmediğinize göre muamele edilirsiniz denildi. İkinci ise, bu sistemden ivedilikle kurtulmanın elzemliği kendisi gösterdi.
Bu sisteme alternatif inşa etme vaktimiz daralıyor, peki nasıl? Gözyaşlarını arkamızda bırakıp ilerleyelim. Ancak gözyaşlarını asla fetişize etmeyelim.
ALİ KURNAZ