Ramazan, iki bin yirmi altının son günündeydik. Peygamber Efendimiz (sav)’in yaptığı gibi Kur’an-ı Kerim hatmi tamamlandı. Teravihler mümkün mertebe ailece Hacı Yusuf Şahin camiinde kılındı. İki tane kitap okundu.

Yani bugün teravih bitti, Ramazan bitti hatim bitti, kitap bitti... Her “bitmek” yeni bir başlangıç için yepyeni bir imkan.

Bu günlerde tanıştığım yeni bir yazarımız var. Taha Kılınç... Benim için “tanışmak” onun kelimeleri ve uslubüyle muhatap olmak demektir. Yani rûberû selamlaşıp aynı masada birkaç kelam etmiş değiliz henüz.

“Neyi, Nasıl Yapalım?” İsimli deneme kitabının 153. sayfasından sonra kelimelerini okuyacağımız bir satır yok. Oğlumun getirdiği bu kitabı okumak bugüne nasipmiş!

İşin açıkçası ilk vurgulayacağım nokta; üslubunu çok beğendim. Yani yazarın diğer kitaplarını belki “üslubundan dolayı” okuyabilirim. Cümleleri, anlamı dağıtmadan dört başı mamur; sıkıcı değil. Sanki hafif meyilli bir zeminden sessizce akan su misali, insanı yormadan kendini okutturuyor.

Olaylara yaklaşımını ve yorumlamalarını çok “dengeli” buldum. Birçok konuya açıklık getirmesi ve çok detayda boğulmadan meseleyi ortaya koyması, lise çağındaki gençlerin okuyup istifade edebileceğini düşündürdü bana.

Yani bu kitap, okumayı seven liseli öğrencilere bir şeyler katabilir ümidiyle tavsiye ediyorum. Sanki yazarımız, farklı meclislerde gençlerle oturmuş da onlara rehberlik edecek konuşmalar yapmış. Sonradan bu konuşmaları da belli bir düşünce silsilesiyle toparlayıp kitap haline getirmiş, hissi oluştu bende.

Alçaklık kompleksine kapılmadan ve hiçbir çekince ortaya koymadan, kendi büyüklerinden, memleketinden, çocukluğundan, okumalarından, kazanımlarından bahsetmiş olması o samimiyetin de okuyucuya yansımasına müsaade ediyor. Kitabın arka kapağındaki üç beş satırda şu bilgi verilmiş: “Karşılıklı sohbet, hasbihal ve dertleşme üslubu ile” diye tarif ettiği bu yoruma, ben de bir edebiyat öğretmeni olarak, katılıyorum.

Bazı konuları ele alırken maddeleme yapınca aklıma Abdulvasih Hocamın usulü geldi ve “acaba ilahiyatçı mı?” diye düşünüp biyografisine baktığımda yanılmadığımı gördüm. Bu bir kusur değil sadece üsluptaki bir hassasiyet.

Dikkatimi çeken konular:

Başörtüsü yasağının getirdiği kazançlar, başlığı altında ele almış. Yine ekranlarda konuşan hocaların konuşma üsluplarını eleştirmiş, “anadilimiz Arapça” gibi biraz daha farklı açılan bakmış, “medeniyet” kavramını tehlikeli boyutlarından bahsetmiş, hoca sıfatlı insanların “örnek olmayacak davranışlarına” dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamış, başarmak için sağır bir kurbağa olmak gerektiğini tavsiye etmiş, tebliğ yaparken kullanılacak üslup konusunda fikirlerini sıralamış, gençlerin kafasındaki “evlilik özgürlüktür” sloganını eleştirip gerçek huzurdan bahsetmiş;

Ramazan'ı ihya etmek için neler yapılmasını gerekiri maddelemiş, sonra başrol oyuncusunun dilinden Ömer Muhtar’ın filminin hikayesini, onun hatıralarından okumuş ve bize aktarmış, genç kızların neden başörtüsünü çıkardığı tespit etmeye çalışmış, yeni sorunlar karşısında kadîm ilmî kitaplarımızın ışığında yeni eserler yazılması gerektiğini de vurgulamış, seyahat etmeyi tavsiye ederken nasıllığının altını çizmiş, okuma ve yazma konularıyla gençlere yeni ufuklar belirlemiş bir eserdi okuyup bitirdiğim.

Kitabın dizimi de sıkıcı değildi. Sayfaların kıyılarında, konunun en önemli cümlesi özet mahiyetinde büyük punto ile yazılmış.

Kitaptan altını çizdiğim birkaç cümle, yazarın temel düşüncesinin ne olduğunu gösteriyor.

"Evvela; yazmak, şahitlik yapmak olduğundan kalemimizden dökülen her bir kelimenin Allah katında hesabı olacak. Eylemimize sadece melekleri değil insanları da şahit kılıyoruz.” (Sayfa 15)

“Buna bir de yerli-yersiz her şeyi eleştirmek, toplumsal düzende tedrîcilik prensibini göz ardı etmek ve sabırsızlık gibi hastalıklarımız eklendiğinde, yanlışlar yok olmak yerine katlanarak etrafımızı sarıyor. (Sayfa 20)

Kitabın bir yerinde hadis-i şerifte buyurduğu “faydasız ilimden” değil de “ fayda vermeyen ilimden” bahsederek aradaki inceliği göstermesi oldukça dikkatimi çekmişti. Severim böyle ince düşünceleri.

“İstanbul içinde ve dışında her vesileyle, genç arkadaşlarla bir araya geliyorum. Bazı haftalar günde üç dört toplantı yapıyor ve samimi hasbihallerde gerçekleştirdiğimiz bu yoğun buluşmalar...” (sayfa 36)

“Rahmetli dedem, babamın babası bir gün ciddi şekilde rahatsızlanmıştı. (Sayfa 41)

Cümlesi de kendi gönül dünyasından ibretler sunması samimiyeti pekiştiriyor. Bu, bana dedesiyle birlikte büyüyen oğlumu hatırlatıyor.

“Yetişme çağındaki bir çocuğun, belki de en büyük şansı, gölgesinde soluklanabileceği bir çınar olmasıdır. (Sayfa 44)

“Modern insan, eline geçen imkanların verdiği şımarıklık ve azgınlıkla haddini bilmeyerek Rabbinin karşısında sorumluluklarını unutmuş ve her şeyi tartışmaya açma cüretini kendinde bulmuş, sınır ve hudut tanımaz bir varlık haline gelmiştir.” (sayfa 58)

Sosyal medyada konuşan kanaat önderleri için: “Hedefleri olabildiğince fazla insana seslerini duyurmak mı, yoksa aklı başında kadrolar yetiştirerek onların toplumu sessiz ve derinden dönüşmesine çalışmak mı?” (Sayfa 65)

“Bizi dosdoğru ilet” ayetinden anladığımız kadarıyla “kişilere” değil onların girdiği “yola” işaret buyurması dikkat çekicidir. Peygamberler dışında kimsenin istikamet garantisi yoktur.” (sayfa 77 )

Bu kadar alıntıdan sonra bu kitap okumak isteyenler için, sanırım, bir yol gösterici rehber olmuştur.

Liseli gençler okuyup istifade etmeli hatta belki de gençler kendi arasında kurduğu meclislerde bunlardan bahsedebilir.

AHMET TAŞTAN