Herkes kendi tercihini yaşar, sözünü duyduğumda ilk anda irkildiğimi hatırlıyorum. Çünkü kitaplar dolusu cümlelerin özetiydi. Bu söz sadece kişiler ile ilgili değil, ülkelerin geleceğine ilişkin bir söz olarak da değerlendirilebilir.

Ben çok geç bir yaşta satranç öğrenmiştim, üniversite 1. sınıfta… Ama bu stratejik düşünmeyi gerektiren satranç oyununu çocuklarımın öğrenmesi için özel çaba harcamıştım.

Herhalde bu nedenle evimizde iki tane çok güzel tasarlanmış satranç takımı var. Çocuklarımla satranç oynamak beni çok mutlu ediyor, çoğunlukla da onlar maçı alıyor!

Dünya artık doğrusal bir zamanın içinde ilerlemiyor, tuhaf zamanlardayız. Teknolojik devrimler, iklim krizi, yapay zekâ, ekonomik dalgalanmalar, kitlesel göçler ve jeopolitik gerilimler, bölgesel savaşlar geleceği öngörmeyi her geçen gün daha da güçleştiriyor.

Böyle bir çağda ülkelerin kaderini yalnızca doğal kaynakları ya da askeri güçleri değil; belirsizlik karşısında doğru hamle yapabilme yetenekleri belirleyecek. Satrançta buna "gambit" denir.

Gambit, oyunun başında küçük bir taşı feda ederek daha büyük bir stratejik üstünlük elde etmeyi amaçlayan cesur bir tercihtir. Günümüz dünyasında eğitim de tam anlamıyla böylesi bir gambittir.

Kısa vadede maliyetli görünen yatırımlar, uzun vadede devletlerin ekonomik, teknolojik ve siyasal üstünlüğünün temelini oluşturur. Türkiye ise tam bu tarihsel kavşağın ortasında bulunuyor.

Yirminci yüzyılın eğitim modeli, fabrikalar için disiplinli işçiler yetiştirmeyi hedefliyordu. Bugünün dünyası ise algoritmalarla çalışan, sürekli değişen ve yaratıcılığı merkeze alan yeni bir ekonomik düzen inşa ediyor.

Yapay zekâ yalnızca üretim biçimlerini değil; eğitim, hukuk, tıp, mühendislik, medya ve hatta sanat alanlarını yeniden şekillendiriyor.

Dün geçerli olan bilgi, bugün eskiyor; bugün öğrenilen beceriler ise birkaç yıl içinde yetersiz kalabiliyor. Bu nedenle artık mesele çocuklara ne öğretileceği değil, nasıl öğrenmeyi öğreteceğimizdir.

Türkiye'nin eğitim sistemi ise uzun yıllardır sınav merkezli bir döngünün içinde sıkışmış durumda. Öğrenciler düşünmekten çok ezberlemeye, sorgulamaktan çok doğru şıkkı bulmaya yönlendiriliyor.

Oysa geleceğin ekonomisi, standart cevaplar veren bireylerden çok; problem çözen, farklı disiplinleri bir araya getirebilen ve belirsizlik altında karar alabilen insanlara ihtiyaç duyuyor.

Kaotik dönemlerin en önemli özelliği, eski kuralların işlemez hâle gelmesidir. Küresel salgınlar bunu bize gösterdi. Birkaç yıl önce uzaktan eğitim olağanüstü bir uygulama olarak görülürken, kısa sürede milyarlarca insanın günlük yaşamının parçasına dönüştü. Yapay zekâ araçları ise bugün üniversitelerde, şirketlerde ve kamu kurumlarında üretim süreçlerini kökten değiştiriyor. Böylesine hızlı dönüşümlerin yaşandığı bir dünyada eğitim sisteminin durağan kalması mümkün değildir.

Ancak eğitim yalnızca okul binalarıyla veya müfredat değişiklikleriyle sınırlı değildir. Eğitim; ekonomik kalkınmanın, demokratik kültürün, bilimsel üretimin ve toplumsal dayanışmanın ortak zemini olarak görülmelidir.

Finlandiya'nın, Güney Kore'nin veya Singapur'un başarı hikâyeleri yalnızca yüksek bütçelerin değil; uzun vadeli stratejik planlamanın ürünüdür.

Türkiye'nin de benzer bir "eğitim gambiti" yapması gerekiyor. Bu gambit, kısa vadeli siyasi hesaplardan uzak, en az yirmi-otuz yıllık bir ulusal vizyon gerektiriyor.

Çünkü eğitim reformlarının gerçek sonuçları seçim dönemlerinde değil, kuşaklar boyunca ortaya çıkar.

Bugün ilkokula başlayan bir çocuğun mezun olduğunda karşılaşacağı dünya, bugünkünden tamamen farklı olacaktır.

Dolayısıyla eğitim sisteminin bugünkü amacı yalnızca diploma vermek değil; değişime uyum sağlayabilen bireyler yetiştirmek olmalıdır.

Bunun için eleştirel düşünme, dijital okuryazarlık, yabancı dil, bilimsel yöntem, etik, yaratıcılık ve disiplinler arası çalışma kültürü temel öncelikler hâline gelmelidir.

Aynı zamanda mesleki eğitim de yeni teknolojiler doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdır.

Robotik sistemleri kullanan, veri analizi yapabilen ve yapay zekâyı üretim süreçlerine entegre edebilen teknik insan gücü, önümüzdeki on yılların en stratejik sermayesi olacaktır. Fakat eğitim yalnızca ekonomik rekabet için gerekli değildir.

Aynı zamanda toplumsal kutuplaşmayı azaltmanın, ortak yurttaşlık bilincini güçlendirmenin ve demokratik kültürü geliştirmenin de en etkili aracıdır.

Farklı düşünceleri dinleyebilen, eleştirel aklı içselleştirmiş bireyler yetiştirmek, belki de geleceğin en büyük güvenlik politikasıdır.

Kaotik çağlarda en büyük risk, değişimin hızına yetişememektir. Sanayi Devrimi'ni kaçıran toplumlar uzun yıllar dışa bağımlı kaldılar.

Dijital devrimi yakalayamayan ülkeler ise bugün teknolojiyi yalnızca tüketen pazarlar hâline geliyor. Yapay zekâ çağında benzer bir kırılmanın yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye bu kez tarihin gerisinde kalmayı değil, onu şekillendiren ülkeler arasında yer almayı hedeflemelidir. Satrançta doğru zamanda yapılan bir gambit oyunun kaderini değiştirebilir.

Eğitim de Türkiye'nin önündeki en kritik stratejik hamledir. Bugün yapılacak cesur yatırımlar, yalnızca ekonomik büyümeyi değil; bilimsel üretimi, demokratik istikrarı ve uluslararası rekabet gücünü de belirleyecektir.

Elbette biliyoruz ki gelecek kendiliğinden inşa edilmeyecek. Onu, bugünün eğitim politikaları belirleyecek. Türkiye'nin önündeki en büyük soru da budur:

Geleceği bekleyen bir ülke mi olacağız, yoksa geleceği tasarlayan bir toplum mu? En başta söylediğimiz gibi herkes/her ülke kendi tercihini yaşar!

Okuma Önerisi: Kara Kuğu, Nassim Nicholas Taleb

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

Kaynak: gencgazete.net