Bilgil kim, zikrin faziletine nihayet yoktur. Lâkin gerektir kim kişiye, zikrüllah idicek olur ise tahâret-i kâmile üzere olmalı… Andan sonra başını, sağ omuzu cihetine yönelterek: “Lâ-İlâhe” dimeli sonra da başını sol omuzu cihetine çevirererk: “İllallâh!” dimelidir.
Bu hareket, şiddetli ve de kuvvet-i şedîde ile ola… Zira kalpte kasavet olur; tıpkı taş gibi olur (ve bazan) kalb, sertleşir; kuvvet ile vurmayınca nasıl taş, sınmaz ve çatlamaz ise”Lâ-İlâhe İllallâh” dimekliği, kuvvetli dimeyince kalbin kasveti de zâil olmaz…. (Ancak kişi), gayet cehredüp ref’u–savt da itmeye (yüksek ses ile zikretmeye)…
Riyâdan (gösterişten), sum’dan (başkalarına duyurmaktan da) hazer ide…. (Diğer yandan) “Lâ-İlâhe İllallâh” diyene beş nesne gerekir kim zikrettiği “Kelime-i Tevhid” ana faydalı ola… Bu beş nesne:
a) Evvelâ bile kim “Lâ-İlâhe İllallâh” demenin anlamı ne dimektir? Bu kelimeyi söylemekle kişi, neyi nefyetmekte ve de neyi isbat etmektedir. Gerçek şu ki: kişi, “Lâİlâhe İllallâh” dimekle, öncelikle, nefsin kendisine yapmış olduğu çağrıyı nefyeder… ki bu çağrıyı yapan, hakîkatta-şeytandur, hevâdur, şehvettur ve de tabiattur. Kişi, kuvvetle “İllallâh” ide ki bunu söylemek ile “Hak Teâlâ’yı” isbat etmiş olur (olsun).. Yapılan bu zikir, Allahü Teâlâ’nın çağrısı ile olur..
Onların üzerine (Hak Teâlâ’nın kişiye lütfetmiş olduğu ve nefsin arzularına karşı kullanılmasını istediği savunma ve korunma araçları, şunlardır): Akıl, İlham, Kur’an ve Sünnet-i Peygamberîdir. Kaçan kişi, kuvvet-i şedîde ile “Lâ-İlâhe İllallâh” dirse nefsin çağrısı, mağlup
olur. Ol demde kalb, düşmandan halâs bulur; açılur ve görmediği nesneleri görmeye başlar; zira kalb, Hak Teâlâ’nın zikriyle münevver olur; kalb-gözü, açılur; Hak Teâlâ’yı müşâhede kılur; Hakk’a münâcât itmeğe lâyık olur ve üzerine rahmet yağmuru iner.
b) (Beş nesneden) ikincisi budur kim zâkir (zikreden kişi), zikri tâ’zîm ile ide… Zikir esnasında kalbi dola…. Öyle kim Hak Teâlâ’nın muhabbetinden kim (kalb, bütünüyle sanki) matlûbüllâh ve de mahbubullâh ola….
c) (Beş nesneden) üçüncüsü budur kim iradeti ve şevki, ziyade ola… Gerçeklikle, yani: İçtenlikle Allah’ı ana… Gerçeklik olmayınca murad hasıl olmaz… Aynı zamanda kişinin (yediği) lokması, helâl ola… ki ameli, sahîh ola… Çünkü halâl lokmadan kalb, münevver olur; andan sıdk ile ihlas, hasıl olur; ve eğer lokma, şüpheli olur ise andan kizb, zulmet ve riyâ hâsıl ola..
d) (Beş nesneden) dördüncüsü budur kim zâkirin kalbinde zikrin, halâveti ola.. ve hüsn-ü edebi ola… Hürmet ile zikrede… Eger edebi olmaz ise“Â’lây-ı ıllyyîn=İnsan oğlunun, Hak katında ulaşabileceği en yüksek makam ve derece”ye çıksa bile “bî-edebîlik=edepsizlik” anı, “Esfel-i sâfilîne=İnsan oğlunun, Hak katında düşebileceği, en aşağı dereke”ye indirir.
e) (Beş nesneden) beşincisi budur kim huzûr-u kalb ile zikir ede…. Ve zâkirin şartı budur kim “Tahâret-i Kâmile= Sürekli Abdestli Olma Hali” ile ola… Her hades, yetiştikçe abdestini yenileye… Hak Teâlâ’nın “Ferâizi=Farz Kıldığı Görevler” üzerine muvâzıp ola… Yani: Farzları, hiç terk etmemeli…. ve Allah’ın farz kıldığı ibadetlere eksiksiz devam etmelidir.
(Buna ilâveten) Resûlüllâh’ın sünnetlerine de muvâzıp olmalı…. Bu konuda Şehrübnü Abdillâh -rahimehüllâh Teâlâ- aydur kim: Kişi, Hakka vâsıl olmaz… İllâ –ancak- şu yedi nesne ile Hakk’a ulaşabilir. Nasıl ki noksan ile kemâl olmaz ise bu yedi nesneden biri eksik olsa ol kişi, menzile varamaz; ameli, “Hebâen
Mensûrâ =Uçuşan Toz-Toprağa Dönüşür ve Değersiz Toprak” mesabesine iner.; sahibine hiç bir yararı dokunmaz. (bu nedenle) Hakk’a vasıl olan yollar, şöyle belirlenmiştir:
1) Evvelki yol oldur kim kişi, Kur’an-ı Kerîm’e mütemessik ola… Kur’an-ı Kerîm’e sımsıkı sarıla ve anunla amel ede…
2) İkinci yol, oldur kim kişi, Resûlüllâh’ın sünnetine mütâbeat ide..
3) Üçüncü yol, oldur kim kişinin lokması ve libâsı helâl ola…
4) Dördüncü yol, oldur kim kişi, günahtan sakına..
5) Beşinci yol, oldur kim kişi, kimseyle zinâ itmeye…
6) Altıncı yol, oldur kim kişi, tevbe ede…
7) Yedinci yol, oldur kim kişi, halkın hukukun koruya ve bunu edâ ide… Lâ büd ki mü’min kişide bu yedi haslet(in bulunması), gerektir.
Rivayettür: Ali-radıyallahü anhü- ayıttı: “Ya Resûlellâh! Bana Hak Teâlâ’nın
yolunu göster! Kangı yol, geniş ve efdaldür? (Cevaben) Resûüllah -sallallahü aleyhi ve sellem- ayıttı: - Ya Ali! Doğru ve efdal yol, “Zikrüllâh” yoludur. Sen, zikirle meşğul ol! Ve bu zikre müvâzabet eyle… Ali, ayıttı:
- Nice zikredeyim.? (Cevaben) Resûlüllah -sallallah alaeyhi ve selemayıttı:
- Üç kere “Lâ-İlâhe İllallâh” diyesin… dedi ve şunu ilâve etti: “Sen dahî ayıt ya Ali!” (Bunun üzerine) Ali –radyallahü anhü- de üç kerre: “Lâ-İlâhe İllallâh” dedi.
Ali -radıyallahü-anhü- bunu tekrar iderken o da bunu dinledi ve de (bu zikir tarzını başkalarına da aktarması hususunda ona) telkînde bulundu.
RECEP AKAKUŞ Hocanın eserinden düzenleyip yayına hazırlayan
Ayhan Talha Bayraktar