Yoksulluk artık istisna değil, gündelik hayatın parçası. Çocuklar küçük yaşta “yetinmeyi”, gençler “hayal kurmamayı”, aileler “idare etmeyi” öğreniyor. Bu bir teselli meselesi değil, başlı başına bir toplumsal eğitim biçimi. Yoksulluğun sürekli tekrar edilmesi, konuşulması ama sorgulanmaması, “şükür” diliyle süslenmesi, “herkes aynı durumda” denilerek sıradanlaştırılması… İnsanlara yalnızca parasızlığı değil, sessizliği de öğretiyor. Bu da politiktir.

Dayanışma Neden Sadece Felakette Hatırlanıyor?

Depremde, yangında, büyük kazalarda… Bir anda herkes birbirini hatırlıyor. Yardımlar, kampanyalar, birlik çağrıları… Sonra ne oluyor? Gündelik hayatta aynı dayanışma neden yok? İşten atılan bir işçi için, okuldan kopan bir genç için, geçinemeyen bir aile için neden aynı refleksi göstermiyoruz? Çünkü dayanışma, sistem için güvenlidir ama sürekli ve örgütlü olduğunda tehlikelidir. Felaket anındaki dayanışma makbuldür; gündelik hayattaki dayanışma ise “rahatsız edici”. Bu yüzden bize felaketlerde bir araya gelmeyi, ama normal zamanlarda yalnız kalmayı öğrettiler.

Küçük Şeyler Büyük Düzeni Kurar

Bir okulda susturulan bir öğrenci, bir işyerinde sesini çıkaramayan bir işçi, bir mahallede kaderine razı edilen bir aile… Bunların hiçbiri “küçük” meseleler değildir. Büyük düzenler, büyük kararlarla değil; bu küçük alışkanlıklarla kurulur ve tam da bu yüzden, gündelik olanın içindeki politik olanı görmek bir lüks değil, bir zorunluluktur. Çünkü hayatımızda “normal” diye kabul ettiğimiz her şey, aslında bize öğretilmiş bir tercihtir ve her öğretilen şey, değiştirilebilir.

Gündelik Olanın İçindeki Politik Olan: Sessiz Terbiyeler, Küçük İtaatler

Siyaseti çoğu zaman büyük anlarda arıyoruz. Seçimlerde, krizlerde, savaşlarda, sert açıklamalarda, meclisteki tartışmalarda, kavgalarda… Oysa siyaset, hayatımıza asıl sessiz zamanlarda yerleşir. Sabah işe giderken, çocuğu okula bırakırken, markette fiyatlara bakarken, okulda “uyumlu” olmanın ne anlama geldiğini öğrenirken, işyerinde “şimdi sırası değil” cümlesini kabullenirken… Gündelik olan, siyasetin en derin ve en kalıcı alanıdır. Çünkü orada zor yoktur; alışkanlık vardır. Baskı yoktur; normalleştirme vardır. Emir yoktur; terbiye vardır. Bu yüzden gündelik hayat masum değildir. Aksine, düzenin kendini en sağlam kurduğu yerdir.

Gündelik Hayat: Düzenin Sessiz Atölyesi

Her toplumsal düzen, yalnızca yasalarla ya da zor aygıtlarıyla ayakta durmaz. Asıl gücünü, insanların neyi doğal, neyi kaçınılmaz, neyi normal kabul ettiğinden alır. Bu kabul, gündelik hayat içinde öğretilir. Bir çocuk, haksızlığa itiraz ettiğinde susturuluyorsa; bir genç, geleceğe dair hayal kurduğunda “gerçekçi ol” diye uyarılıyorsa; bir yetişkin, geçinemediğini söylediğinde “herkes aynı durumda” deniliyorsa… Burada yalnızca bireysel deneyimler yoktur. Burada sistematik bir alıştırma vardır. Gündelik hayat, düzenin kendini yeniden ürettiği bir atölye gibidir ve bu atölyede en çok öğretilen şey, sınırlarını bilmektir.

Eğitimde “Uyum”: İtaatin Pedagojisi

Bugün eğitim alanında en çok kullanılan kavramlardan biri “uyum”dur. Uyumlu öğrenci, uyum sorunu yaşayan çocuk, okula uyum… Ama nadiren şu soru sorulur: Neye uyum? Kalabalık sınıflara mı? Ezbere dayalı müfredata mı? Soru sormamaya, eleştirmemeye, itiraz etmemeye mi? Uyum, çoğu zaman pedagojik bir gereklilik gibi sunulur. Oysa gerçekte, politik bir beklentidir. Sisteme uyum sağlayan çocuk “başarılı”, zorlayan, sorgulayan, huzursuz eden çocuk “problemli” sayılır. Böylece eğitim, özgürleştirici bir süreç olmaktan çıkar; itaati erken yaşta öğreten bir toplumsal filtreye dönüşür. Bu yalnızca bireysel bir sorun değildir. Bu, toplumun geleceğine dair bir tercihtir.

Yoksulluğun Normalleşmesi: Sessiz Bir Terbiye Biçimi

Yoksulluk artık yalnızca ekonomik bir durum değil; bir ahlak rejimi olarak da işliyor. “Şükretmek”, “idare etmek”, “yetinmek” gibi kavramlar, yoksulluğun nedenlerini sorgulamanın yerine geçiyor. Çocuklar küçük yaşta şunu öğreniyor: Her şeyi isteyemezsin, fazlasını talep etme, şartları kabullen. Bu, yalnızca parasızlığı değil, hak talep etmeme halini öğretiyor. Yoksulluğun bu şekilde normalleştirilmesi, insanları yalnızlaştırıyor ve sessizleştiriyor ve sessizlik, her zaman güçlülerin işine yarar.

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]