Yoğun bir iş gününden yorgun argın eve dönen baba, yemekten sonra televizyonda beğendiği diziyi seyretmeye başlar. Her zaman olduğu gibi kendi kendine söylenir, zaman zaman dizi karakterlerine “vay namussuz, vay” gibi sözler söyler.
Babasını gözlemleyen çocuk, babasına dönerek:
“Baba, ben de büyüyünce namussuz olacağım.” der.
Baba şaşkınlıkla çocuğuna sorar:
“Neden böyle düşünüyorsun?”
Çocuk cevap verir:
“Baba, sen televizyonda dizi seyrederken adamlara ‘vay namussuzsun’ diyorsun ama senin namussuz dediğin adamlar çok lüks, pahalı arabalara biniyor, havuzlu villalarda oturuyor, çok lüks iş yerlerinde hiçbir iş yapmadan para kazanıyorlar. Sen de onlara namussuz diyorsun. Onun için ben de namussuz olacağım.”
Gerçekten de bugün yaşananlar, yukarıda anlattığım gibi yaşanıyor.
Ekranlardan gece gündüz adeta zehir akıyor. Programlar arasında diziler çok önemli bir faktör. Dizilerin reyting ayarlama düzeyi, planı ve programı; bir toplumu iyileştirmeyi esas alıp almamakla ilgilidir. İyileşmekten kastım, toplumu iyiliğe ve güzele yöneltmektir.
Yayıncı kuruluşlar seyredilme oranlarını evlere yerleştirdikleri reyting cihazlarıyla ölçerler. Bu cihazlar genellikle daha eğitimli, insani değerleri gelişmiş, kurallara uyan ve düzenli yaşam süren insanların evlerine konur. Buna AB grubu denir. Doğal olarak bu insanların beğendiği dizilerin reytingi yüksek çıkınca, o kalitede diziler yapılmaya başlanır.
Fakat ne yapılıyor? Kanallar reytinglerde yüksek çıkmak için bu cihazları toplumun en düşük kesimlerinin evlerine koyuyor. Bu yüzden en berbat diziler en yüksek reytingle öne çıkıyor. Yani toplumu aşağı çekmek istiyorsan, o ülkenin diliyle ve dizileriyle uğraşacaksın.
Eskiden okullarda “sanat sanat için mi yapılır, sanat halk için mi yapılır?” konulu münazaralar yapılırdı. Bugün geldiğimiz noktada kültür ve sanatın ne durumda olduğu ortadadır. Televizyondaki diziler Türk milletinin kültürünü, sanatını, örf ve adetlerini yukarı taşımak yerine; bize ait olmayan, içi boş lüksü, şatafatı, alkolü, sigarayı, fuhuşu, şiddeti, mafyayı, kanunsuzluğu ve cezasızlığı ön plana çıkaran yayınlarla doludur.
İşin acı tarafı, bu dizileri denetleyen, sorgulayan ve ceza kesen tarafsız bir kurumun olmamasıdır. Meydanı boş bulan herkes at koşturmaktadır.
İlk özel televizyonlar açıldığında ve gece abuk sabuk programlar yapılmaya başlandığında, zamanın iktidarı “Elinizde kumanda var, istemiyorsanız kapatın.” gibi ucuz bir söyleme başvurmuştu.
Oysa milyonlarca metreküp temiz suyu tutan barajların önünde tonlarca ağırlıkta beton setler vardır ve o kapaklar bile bir tuşla açılmaz. Siz, her köşesinden pislik akan bu yayınları kumandadaki bir tuşa bağlayıp, sorumluluğu vatandaşa yükleyemezsiniz.
Dünyada medeni ülkeler ve kendi millî kültürüne sahip çıkan toplumlar, dizilerini en alt kesimin taleplerine göre değil; daha eğitimli, daha donanımlı, daha feraset sahibi insanların ölçülerine göre üretir ve bu yolla toplumu da yukarı taşır.
Bugün bu konuyu ele almazsanız, yarın Türk gençliği uyuşturucu batağından, şiddet sarmalından ve inançsızlık çukurundan kurtulamaz.
Bu yayınları yapanların Türkiye diye bir derdi yoktur. “Türkiye’ye ne katkım olur, ne iyilik katabilirim?” diye bir kaygıları yoktur. Dertleri, karşı mahalleye nasıl laf sokacakları ve yalan yanlış da olsa karşıyı nasıl aşağılayacaklarıdır.
Türk Milleti artık sadece söylenmesin, söylesin.
Hayırlı Ramazanlar, iyi haftalar, sağlıklı günler dilerim.