ABD, İsrail ve İran üçgeninde devam eden füze savaşları, bilim ve teknolojinin önemini bir kez daha hatırlattı.
“Neden adı yok koskoca millette bugün? Çünkü efkâr-ı umumiye aleyhinde bütün.” diyerek bilim düşmanlığının yüzyıllarca halk arasında nasıl yayıldığını dile getiren ve: “O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin; giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin.” diyen Mehmet Âkif Ersoy…
“Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır…” diyen Mustafa Kemal Atatürk…
“Tamam, Avrupalılar bugün bizden üstünler; fakat o günlerde değillerdi… Biz Müslümanların hiç korkmadan bugün Avrupalıların ulaştıkları, bizde olmayan bütün unsurları ve buluşları almak için bir yarış içine girmemiz gerekir…” diyen Fuat Sezgin…
Bilim ve teknolojinin çağın gereklerine göre kullanılmasını isteyen bu üç büyük ismi seven insanlar, kör siyaset yüzünden maalesef birbirine farklı gözle bakabilmektedir.
Osmanlı Devleti’nin Çeşme Deniz Muharebesi’nde yaşadığı yenilgiye kadar bu durum sürdü. Bu yenilgiden sonra “Onlar nasıl güçlendi, biz neden zayıf kaldık?” sorusu önem kazandı. Avrupa’ya heyetler gönderildi. İşin perde arkasında bilimin, onun doğal sonucu olan teknolojinin gelişmeyi sağladığı ancak geç fark edildi.
Türkistan coğrafyasından çıkarken büyük düşünürlerimiz ve güçlü bir medeniyet anlayışımız vardı. Bugün ise kendi değerlerimize güvenerek bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacımız var. Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri şudur: Zihniyet nasıl millîleşir? Ülke ve toplum çıkarlarını şahsi çıkarlarının önünde tutacak, güçlü bir ülke bilinciyle çalışacak, ehliyetli ve liyakat sahibi insanlar nasıl yetiştirilir?
Millî ruhu güçlü ve sarsılmaz kılmak, zihniyetin millîleşmesiyle mümkündür. Bu da kültürümüzün temel eserlerini ve büyük düşünürlerimizi tanımakla olur.
Orhun Abideleri, Kutadgu Bilig, Divânu Lügati’t-Türk;
Kaşgarlı Mahmud, Ali Şîr Nevâî, Yunus Emre, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yahya Kemâl Beyatlı, Mehmet Âkif Ersoy, Cengiz Aytmatov gibi değerlerimizi liseyi bitiren herkese yeterince tanıtabilmeliyiz.
Her şeye rağmen, Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1925–1936) kendi uçağını yapabilen, büyük sanayi tesisleri kurabilen bir milletin evlatları olarak bugün bilimsel yatırımların sonuçlarını almaya başlamış durumdayız. Ülkemizin ihtiyaçlarını karşılayacak nitelik ve nicelikte bilim insanları ve mühendisler yetiştirilmiştir. Yurt dışında yayımlanan saygın bilim dergilerinde Türk bilim insanlarının makaleleri yer almaktadır. Uluslararası bilimsel projelerde ve programlarda bilim insanlarımız aktif görev almaktadır.
1983 yılında yarı iletken üretimi amacıyla TESTAŞ’ın Ankara’da kurulması, 1984’te Ankara’da TAI ve Eskişehir’de TEI’nin faaliyete geçmesi, 1988’de TÜBİTAK SAGE’nin ve ROKETSAN AŞ’nin kurulması, 1991’de Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın (TTGV), 1993’te Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) kurulması; bilim ve teknolojiye verilen önemin somut göstergeleridir. Ar-Ge çalışmalarının önemi anlaşılmış, sanayi kuruluşları bu alana daha fazla kaynak ayırmaya başlamıştır.
Düzgün işleyen bir toplumun dayanacağı üç temel direk vardır: Bilim, ahlâk ve adâlet.
Kayırmanın hüküm sürdüğü, hak edenin hakkını alamadığı, hak etmeyenin menfaat sağladığı bir ortamda kamu düzenine olan güven zayıflar. Mesele, sadece iyi kanunlar yapmak değil; o kanunları hakkıyla uygulayacak insanları yetiştirmektir.
“Neyin mümkün olmayacağını söylemek zordur; çünkü dünün hayali, bugünün ümidi, yarının gerçeğidir.” diyen William Smith’i hatırlayarak…
Sağlıklı günler, iyi haftalar diliyorum.