Bilim; bilinmeyen hakikatleri ve doğa yasalarını keşfetme çabasıdır.
Teknoloji ise insanın, bilimden yararlanarak ihtiyaçlarını karşılamak ve çevresini değiştirmek için geliştirdiği uygulamalardır.
Bugün dünyada hiçbir ülke, insanlığın ulaştığı bilim ve teknoloji seviyesinin yalnızca kendi eseri olduğunu söyleyemez. Medeniyet tarihi bize gösteriyor ki her millet bu büyük yürüyüşe mutlaka bir katkı sunmuştur.
MÖ 2500’lü yıllarda Antik Mısır’da cam boncuklara rastlanır. Mercek yapımı ise MÖ 400–500 yıllarında görülmeye başlanır. Ancak bu merceklerin insanlığa yeni ufuklar açması, 1500–1600’lü yıllarda gerçekleşmiştir.
Galileo’nun mercekleri kullanarak teleskop geliştirdiğini, gökyüzünü ve gezegenleri inceleyerek modern bilimin kapısını araladığını hepimiz biliriz. Aynı dönemlerde Hollandalı bir kumaş tüccarı olan Antonie van Leeuwenhoek ise mercek yontmayı öğrenerek ilkel bir mikroskop yaptı ve insanlığın önüne görünmeyen bir canlılar dünyası açtı. Böylece mikrobiyolojinin temelleri atılmış oldu.
Bugün dünyada toplumlar kabaca ikiye ayrılıyor:
* Bilim ve teknoloji üreten toplumlar
* Bilim ve teknolojiyi tüketen toplumlar
Bilim üreten toplumlar;
teknoloji geliştirerek ekonomik ve siyasi bağımsızlıklarını güçlendirirler. Kendi sağlık, enerji, tarım ve güvenlik sorunlarına bilimsel çözümler üretirler. Eğitime, araştırmaya ve AR-GE’ye yatırım yaparlar.
Sadece bilgi kullanmaz, insanlığın ortak bilgi mirasına katkı sunarlar.
Bilim tüketen toplumlar ise çoğu zaman dışarıya bağımlı hâle gelirler.
Teknolojiyi ithal eder, gelişmeleri geriden takip ederler. Bilim hayatın merkezinde olmadığı için bilgiye ulaşma ve onu uygulama süreçleri yavaş işler.
Bilimsel okuryazarlığın düşük olduğu toplumlarda ise bilgi kirliliği, hurafeler ve manipülasyon daha kolay yayılır. Uzun vadede refah seviyesi yüksek toplumlar; bilimi yalnızca kullanan değil, bilimin mutfağında yer alan toplumlardır.
Bilimin ara sıra hatırlandığı ülkelerde ise bilim; masraflı, gereksiz ve uzak bir uğraş gibi görülmeye başlanır. Oysa bir toplumun geleceği; bilime, bilim insanına ve bilim üreten kurumlara verdiği değerle doğrudan ilişkilidir. Üzülerek söylemek gerekir ki bizim ülkemizde de bilim çoğu zaman ancak kriz zamanlarında gündeme geliyor.
Deprem olduğunda…
ormanlar yandığında…
salgın hastalık çıktığında…
ya da savaş kapıya dayandığında…
Bir süre bilim ve teknoloji konuşuyoruz, sonra yeniden unutuyoruz.
Bugün İran-ABD savaşında değişmeyen gündem olan demir kubbeleri, savaş teknolojilerini, füzeleri ve savunma sistemlerini konuşuyoruz. Umarım savaş bittiğinde bilimi yine gündemden çıkarmayız. Çünkü bilimsel temelli eğitim ve araştırma anlayışı, bir toplumun geleceğinin temelidir.
Bu alana harcanan kaynak gider değil, bir milletin yarınına yapılan en değerli yatırımdır. Bilimin kıyısından köşesinden, üstünkörü tutulduğu toplumlarda zamanla bilime olan güven azalır.
Bilimin topluma katkısı görünmez hâle gelir. Sadece kısa vadeli fayda bekleyen toplumlarda bilim zamanla değer kaybeder.
Bilim yuvalarında yeninin peşine düşülmedikçe, yeni fikirler üretecek beyinler desteklenmedikçe,
dünyadaki gelişmeler yakından takip edilmedikçe ve uluslararası iş birliği güçlendirilmedikçe üretilen bilgi derin kök salamaz. Sadece geçmişle övünen, bugünü okuyamayan ve geleceği öngöremeyen toplumlar, bir süre sonra bilimin kendi topraklarından başka diyarlara göç ettiğini görürler.
Çünkü bilim; değer gördüğü yerde kalır. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Bugün fabrikası bile olmayan tek bir Amerikan teknoloji şirketinin piyasa değeri, Türkiye’nin en büyük sanayi devlerinin toplam değerini kat kat aşabiliyorsa orada oyunun değiştiğini görmek gerekir.
Artık yeni fikirler üretme zamanıdır.
Bilimi konuşan değil, bilim üreten bir toplum olma zamanıdır. Haydi, yeni fikirler üretelim.
İyi haftalar, sağlıklı günler diliyorum.