TARİHTE OSMANLI DEVLETİ’NDE AVRUPA’DAKİ GİBİ DEREBEYLİĞİ VAR MIYDI? DERELERİMİZE SULARIMIZA YOLLARIMIZA KÖPRÜLERİMİZE KİM EL KOYUYOR? DELİ DUMRUL CANLANDI MI?

Türk tarih yazıcılığında Batı Avrupa ile karşılaştırma yaparken Osmanlıyı övmek için en çok kullanılan kıyaslama onlarda “Derebeyliği” olduğu ve bizde böyle bir uygulamanın olmamasıdır.

Avrupa feodalitesinde (derebeyliği) köylüler kendi ormanlarından yararlanmak için bile senyöre pay vermek zorundaydılar. (Marc Bloch, “Feodal Toplum” Senyörlük kısmı, 4. baskı, Doğu Batı Yayınları. s.331)

Avrupa derebeyliği sistemine adını veren uygulamalardan biri de, Derebeyi topraklarındaki uygun bir nehre (dereye) değirmen inşa eder ve bölgesindeki tüm köylüleri (serf) tahıllarını sadece bu değirmende öğütmeye zorlardı.

Köylü ürettiği ürünün bir kısmını zaten tarlada hasat sırasında feodal beye (derebeyi) veriyordu. Bu değirmen uygulamasıyla derebeyi köylünün ürününü ikinci bir kez daha vergilendirmiş oluyordu.

Okullarda biz bu dönemi işlerken Feodaliteyi ve onun çeşitli yönlerini öğretebiliyor muyuz? Lisede öğrencilere “feodalite nedir” diye sorduğumuzda bazen aldığımız cevap derebeyliği oluyor, tabii bu bir cevap değil, yeni bir soru.

Sistem çeşitli iç içe geçmiş egemenlik ilişkileriyle sürüyordu. Derebeyinin işini kolaylaştıranlardan birisi de hırsızlık gibi adi suçlarda yargılama yapma yetkisiydi.

Doğal olarak kendi bölgesindeki ormanlardan, nehirlerden köylülerin özgür kullanım hakkını derebeyi hırsızlık olarak görüyor ve köylüleri yargılıyordu. Yaşadığı köyün deresinden özgürce balık tutan köylü derebeyi tarafından hırsızlıkla suçlanıyordu.

Dünyada bunlar çok tartışılmıştır. Dereler, göller, ormanlar, sular, nehirler, kıyılar ülkenin kamu malı olarak görülmüştür.

İnsanlar yurttaş ise ve yurt o insanların yurduysa ülke kaynakları kamunun olmak durumundadır. İnsanlar, yurttaşlar ülkelerini kaynakları birkaç kişi kullansın, yararlansın diye kurmazlar, savunmazlar.

Ancak günümüzde eski batı blokunun emperyal sermayesi doğu bloku yıkılınca, doğu blokunun enternasyonalizmini sermaye için küreselleşme adı altında dünyayı yurtsuzlaştırma yolunda kullanmaktadır.

Bu küresel sermaye her şeye özül mülk gözüyle bakmakta dünyanın çoğunluğunu oluşturan bizleri varsa hem kendi mülkümüzden hem de kamu kaynaklarından uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Her şey onların gözünde kâr ve sermayedir.

Büyük şehirlerde kurulan hastanelerimiz artık kamu malı değildir. İş o hale geldi ki küresel sermaye “taşı sıkıp suyunu çıkarmak” yerine “sinekten yağ çıkarmak” peşinde koşmaktadır. Kâr elde edelim ama hep en kolayından olsun. (

Eskiden şehrin, köyün biraz üstlerine çıktığımızda büyüklü küçüklü kaynaklarımız vardı, şimdi hepsi borular içinde 20-30 kilometre ötede içecek fabrikalarını besliyorlar.

O fabrikalar kamu malı değil, özel sektör. Evet dünyada su kıtlığı var ama kalan akan derelerimizin bir kısmı şirketlerin elinde.

Göllerimiz, barajlarımız içinde balıklar ölene kadar suları 2., 3. ürün için tüketilmektedir. Bunlara da bir ölçü getirilmeli, barajlar çamur görünmeden tüketilmesi önlenmelidir. Bunlar da kamu malıdır.

Hükümet olmak bir imzayla kamu malının hiç tartışılmadan özel kişilere süreli ya da süresiz devri hakkını vermemelidir.

Uludağ’ın dibinde köylerimiz susuz kalıyor. Su kaynaklarımızı gazoz fabrikaları kullanıyor.

“Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Acı su bedava.”

Orhan Veli’nin şiirinde bedava dediklerinin çoğu galiba bizden çalınmak ve bize parayla geri verilmek isteniyor.

Ormanlarımızdaki ‘acı su’larımızı bile kola şirketleri almış durumda.

Yakında soluduğumuz havaya da vergi gelirse şaşırmayız. Belki geldi de haberimiz yok.

İnegöl’ü ve diğer sanayi şehirlerinin havasını kirleten patronlar en güzel dağlık yeşillik temiz havalı yerlerde yaşıyorlar, biz o havayı değil onların kirlettiği havayı soluyoruz.

Osmanlıda derebeyi yoktu evet ama şimdi galiba derelerimizin, hastanelerimizin, yollarımızın, köprülerimizin hepsinin birer ‘beyi’ var, dereli deresiz ama paralı.

Deli Dumrul hikayesini ortaokul yaşlarında ilk okuduğumda benim gibi bir çok arkadaşım da hikayenin ölümle yüzleşme faslını algılayamamıştık.

Yaş itibarıyla hikayenin özünü anlamayıp her gün üstünden geçtiğimiz köyün köprüsünün nasıl paralı olabileceğine kafayı takmıştık.

İşin o kısmı bana ve yaşıtlarıma inanılmaz gelmişti. Şimdi hikayenin köprü kısmı da gerçekleşti.

Eğer ihale gerçekleşirse, yakında Bursa şehir hastanesine gitmek için bile yola para ödeyeceğiz.

Yurttaşlar ve dünyalılar olarak kaynaklarımıza sahip çıkalım. Paranın ve patronların insafına, piyasanın acımasızlığına kaynaklarımızı terk etmeyelim.

İsmail POLAT- Tarihçi