Çocukluğumuzda su satın alınmazdı. Dağdan gelen pınarın başına oturur, avucumuzu bardak yapar, kana kana içerdik. Yol kenarındaki çeşmeden su içmek için cebimizde para aramazdık. Deniz, göl, orman, dağ ve yayla da böyleydi. Buralara ulaşmak için “tatil bütçesi” hazırlamak aklımıza gelmezdi. Çünkü doğa hayatımızın dışındaki bir turizm ürünü değil, hayatımızın kendisiydi. İnsan denize gider, ormanda yürür, dağa çıkar, yaylada nefes alırdı. Bugün ise aynı insan, kendi ülkesinin doğal güzelliklerine turist gibi gitmeye başladı. Tatil pahalılaşmadı; doğayla kurduğumuz ilişki ticarileşti.
Bugün kıyılara, göllere, ormanlara ve yaylalara baktığımızda yalnızca doğal güzelliği değil, onun etrafında oluşan ekonomik rantı da görüyoruz. Elbette turizm yapılacak, işletmeler kurulacak, insanlar hizmet sunarak para kazanacaktır. Sorun turizmin varlığı değil; ortak doğal varlıkların kullanımında kamu yararı ile özel kazanç arasındaki dengenin bozulmasıdır.
Kıyıların ve benzeri alanların toplumun ortak kullanımına açık olması gerektiğine ilişkin hukuki ilkeler varken, uygulamada vatandaşın denize ulaşmasını veya kıyıda serbestçe vakit geçirmesini zorlaştıran fiilî engeller oluşabiliyor. Şezlongdan otoparka, giriş ücretinden yiyecek ve içeceğe kadar her şeyin fiyatlandırıldığı bir ortamda vatandaş kendi denizinde müşteri konumuna düşüyor. Oysa kamuya ait olanın ekonomik değere dönüşmesi, kamu yararının ortadan kalkması anlamına gelmemelidir.
Su ise bu dönüşümün belki de en çarpıcı örneğidir. Dün avucumuzu bardak yaparak içtiğimiz kaynak suyu bugün markalı bir ürüne dönüşmüş durumda. Su elbette işlenebilir, taşınabilir ve ekonomik bir faaliyet konusu olabilir; fakat temel gerçek değişmez: Su bir ticari ürün olmadan önce yaşamın kendisidir.
Üstelik kaynaktan şişeye, şişeden çöpe uzanan zincirin sonunda çevreye bırakılan plastik atık başka bir sorun oluşturuyor. Doğanın bize sunduğu suyu plastik ambalaja koyup yeniden satın alıyor, sonra o plastiğin çevre üzerindeki yükünü yine toplum olarak taşıyoruz. Dün çeşmenin başında ortaklaşa içtiğimiz su, bugün hem cebimizi hem çevreyi ilgilendiren bir tüketim zincirinin parçası hâline geldi.
Aynı dönüşümü kıyılarda, göllerde, ormanlarda, yaylalarda ve hatta köylerde görüyoruz. Doğal güzellik ekonomik değere dönüştükçe çevresindeki arazi de değerleniyor; arazi değerlendiğinde yapılaşma ve rant baskısı artıyor; rant arttıkça doğal alanın toplum tarafından serbestçe kullanılması zorlaşabiliyor. Böylece insan kendi coğrafyasından uzaklaştırılıyor, sonra aynı coğrafyaya “turist” olarak geri getiriliyor.
Dün ortak hayat alanımız olan yer, bugün satın alınacak bir turizm ürününe dönüşüyor. Burada yalnızca ekonomi değil, çevre ve sosyal adalet de söz konusudur. Çünkü geliri yüksek olan doğaya daha kolay ulaşırken, dar gelirli vatandaş kendi ülkesinin doğal zenginliklerinden giderek daha az yararlanabiliyor.
Öyleyse mesele “vatandaş neden tatile çıkamıyor?” sorusundan çok daha büyüktür. Bizim insanımızın güneşe, denize, göle, ormana, dağa ve yaylaya ihtiyacı vardı; çünkü bunlar zaten yaşadığı coğrafyanın doğal parçalarıydı. Tatil kültürünü değil, doğayla ortak yaşam kültürünü kaybediyoruz. Gerçek zenginlik, birkaç kişinin kıyılardan ve doğal alanlardan yüksek rant elde etmesi değil; toplumun tamamının bu varlıklardan adil biçimde yararlanabilmesidir.
Doğal varlıklar gelecek kuşaklara aktarılması gereken ortak mirastır. Ekonomik faaliyet bu mirası yok ederek değil, koruyarak yapılmalıdır. Dün avucumuzu bardak yapıp içtiğimiz suyu bugün plastik şişede satın alıyor, kendi denizimize girmek için ücret ödüyor, kendi yaylamıza turist gibi gidiyorsak, sorun yalnızca pahalı tatil değildir. Asıl sorun, kendi ülkemizde kendi doğamıza yabancılaşmamızdır. Kendi ülkemizde doğaya misafir olduk.
İsmail Yıldız