Bir zamanlar toplumdaki sınıfsal farklılıklar daha görünürdü. Fabrika sahibi ile işçi, büyük toprak sahibi ile köylü, patron ile emekçi arasındaki ayrımlar somut ekonomik ilişkiler üzerinden şekillenirdi. Günümüzde ise bu ayrımlar ortadan kalkmış değil; aksine daha karmaşık ve görünmez hale gelmiş durumda. Sosyal medya çağında sınıfsal farklılıklar artık yalnızca gelir düzeyiyle değil, görünürlük, takipçi sayısı ve dijital etki gücü üzerinden de yeniden üretiliyor.

Bu dönüşümün merkezinde ise "influencer kültürü" yer alıyor.7-8 yıl önce oğlum Özgür Efe’ye sormuştum her baba gibi... Oğlum büyüyünce ne olmak istiyorsun? Bana verdiği cevap üzerine şaşırıp kalmıştım, çünkü söylediği meslekleri hiç duymamıştım. Vlogger, İnfluencer ya da youtuber olmak istediğini söylemişti! Şimdilerde fikri değişti…

Küçük bir araştırma yaptığımda bu meslek grubunda olanların on binlerce takipçisi olduğunu ve çok ciddi paralar kazandığını öğrendim. Gelin bu konuyu biraz açalım ve tartışalım:

İlk bakışta influencerlar sıradan insanların başarı hikâyesi gibi sunuluyor. Küçük bir odada video çekerek başlayan bir genç, milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Kendi markasını yaratıyor, reklam anlaşmaları yapıyor ve ciddi gelirler elde edebiliyor. Bu hikâye, kapitalizmin en sevdiği masallardan biridir: Herkes başarabilir, yeter ki çalışsın ve doğru fırsatı yakalasın.

Ancak gerçekte tablo çok daha karmaşıktır. Çünkü milyonlarca insan içerik üretirken yalnızca çok küçük bir azınlık ekonomik başarıya ulaşabiliyor. Tıpkı piyangoda olduğu gibi, kazanan birkaç kişinin hikâyesi sürekli göz önünde tutulurken kaybeden milyonlar görünmez hale geliyor. Böylece sistem, yapısal eşitsizlikleri bireysel başarı öykülerinin arkasına gizliyor.

Bugün influencer ekonomisi milyarlarca dolarlık bir sektör haline geldi. Fakat bu sektörün temelinde ilginç bir çelişki yatıyor. Bir yanda lüks oteller, pahalı restoranlar, markalı kıyafetler ve kusursuz yaşamlar sergileniyor; diğer yanda bu içerikleri izleyen milyonlarca insan artan kiralarla, düşük ücretlerle ve ekonomik güvencesizlikle mücadele ediyor.

Sosyal medya ekranı, adeta dijital bir vitrine dönüşüyor. Bu vitrinde sergilenen yaşamlar çoğu zaman toplumun büyük çoğunluğunun gerçekliğini yansıtmıyor. Ancak sürekli tekrar edilen görüntüler zamanla normalleşiyor. İnsanlar, erişemeyecekleri tüketim standartlarını sıradan kabul etmeye başlıyor. Böylece ekonomik eşitsizlik yalnızca sürdürülmüyor; aynı zamanda meşrulaştırılıyor. Daha da önemlisi, influencer kültürü yeni bir statü hiyerarşisi yaratıyor. Eskiden sermaye büyük ölçüde para ve mülkiyet üzerinden tanımlanırdı. Günümüzde bunlara "dijital sermaye" de eklenmiş durumda. Takipçi sayısı, görüntülenme oranları ve etkileşim istatistikleri yeni dönemin prestij göstergeleri haline geliyor. Bazı insanlar yalnızca sahip oldukları dijital görünürlük sayesinde ekonomik ve kültürel güç elde ediyor.

Bu durum yeni bir elit tabaka oluşturuyor.

Bu elitlerin çoğu geleneksel anlamda siyasetçi, akademisyen ya da sanatçı değil. Toplumsal etkileri bilgi üretiminden değil, görünürlükten kaynaklanıyor. Ne söylediklerinden çok kaç kişinin onları izlediği önem kazanıyor. Böylece uzmanlık ile popülerlik arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Sonuç olarak toplum, bilgiye dayalı bir kamusal alan yerine etkiye dayalı bir kamusal alana doğru sürükleniyor. Bu süreç genç kuşakları da derinden etkiliyor. Eskiden çocuklara doktor, mühendis, öğretmen veya sanatçı olma hayalleri anlatılırdı. Bugün birçok genç için en cazip kariyer seçeneklerinden biri influencer olmak. Bunun nedeni yalnızca para değil; aynı zamanda görünürlük, tanınma ve sosyal statü arzusu.

Fakat burada ciddi bir risk bulunuyor.

İçerik üretimi bir meslek olabilir. Ancak bütün bir kuşağın değer üretmek yerine görünür olmayı hedeflemesi toplumsal açıdan sorunludur. Çünkü bir toplum yalnızca içerik tüketerek değil; bilim üreterek, sanat yaratarak, tarım yaparak, fabrikalarda çalışarak ve kamusal hizmetler geliştirerek ayakta kalır.

İnfluencer kültürü çoğu zaman emeği görünmez kılıyor, ahlaksızlığı ve eşitsizliği derinleştiriyor. Bir videoda birkaç saniye görünen ürünün arkasında çalışan işçiler, o ürünleri taşıyan kuryeler, mağazalarda çalışan emekçiler ve üretim zincirinin diğer halkaları gözden kayboluyor. Tüketim sahnesi görünür hale gelirken üretim süreci perde arkasına itiliyor.

Oysa toplumsal zenginliği yaratan şey algoritmalar değil, emektir.

Bu nedenle influencer kültürünü yalnızca bireysel tercihler üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Asıl mesele, görünürlüğün giderek emeğin önüne geçtiği bir ekonomik ve kültürel düzenin oluşmasıdır. İnsanların ne kadar ürettiğinden çok ne kadar dikkat çektiğinin önem kazandığı bir dünyada yaşıyoruz.

Belki de önümüzdeki dönemin temel sorusu şudur: Toplum olarak kime değer vereceğiz? Sürekli görünür olanlara mı, yoksa görünmez kalsa da hayatı ayakta tutan çalışan insanlara mı? Bu sorunun cevabı, yalnızca sosyal medyanın değil, geleceğin toplumunun da nasıl şekilleneceğini belirleyecektir.

Okuma Önerisi: Enformasyon Devrimi Efsanesi-Modernleşme Kuram Ve Uygulamalarının Eleştirisi, Yusuf Kaplan

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

[email protected]